<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639</id><updated>2012-02-11T09:19:27.684-08:00</updated><title type='text'>Hilmi Tezgör</title><subtitle type='html'>İstanbul, TR</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>40</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-3129028806730012498</id><published>2011-12-30T09:46:00.000-08:00</published><updated>2011-12-30T09:50:33.744-08:00</updated><title type='text'>2011'de Müzik</title><content type='html'>Dinlediğim 2011 tarihli albümler arasında 'sırasız olarak' en sevdiklerim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı:&lt;br /&gt;Liturgy / Aesthetica&lt;br /&gt;Alexander Tucker / Dorwytch&lt;br /&gt;PJ Harvey / Let England Shake&lt;br /&gt;Peste Noir /  L'Ordure A L'Etat Pur&lt;br /&gt;Avishai Cohen / Seven Seas&lt;br /&gt;Low / C'mon&lt;br /&gt;Lou Reed &amp; Metallica / Lulu&lt;br /&gt;Circle / Infektio&lt;br /&gt;Wolves In The Throne Room / Celestial Lineage&lt;br /&gt;Marissa Nadler / Marissa Nadler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli:&lt;br /&gt;Kesmeşeker / Doğdum Ben Memlekette&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-3129028806730012498?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/3129028806730012498/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=3129028806730012498' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3129028806730012498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3129028806730012498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2011/12/2011de-muzik.html' title='2011&apos;de Müzik'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-3559643263623476022</id><published>2011-12-25T02:06:00.000-08:00</published><updated>2011-12-25T02:11:21.771-08:00</updated><title type='text'>Bir Kitap: 'Korkuyu Beklerken' Gelenler</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-zWXRJ59469U/Tvb2ZpnZ8MI/AAAAAAAAAU0/WCJgZxHkRkI/s1600/atay%2Bkapak%2Bk%25C3%25BCc%25C3%25BCk.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-zWXRJ59469U/Tvb2ZpnZ8MI/AAAAAAAAAU0/WCJgZxHkRkI/s320/atay%2Bkapak%2Bk%25C3%25BCc%25C3%25BCk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690006099757494466" /&gt;&lt;/a&gt;http://www.iletisim.com.tr/kitap/korkuyu-beklerken-gelenler-1759.aspx&lt;a href="http://"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-3559643263623476022?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/3559643263623476022/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=3559643263623476022' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3559643263623476022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3559643263623476022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2011/12/bir-kitap-korkuyu-beklerken-gelenler.html' title='Bir Kitap: &apos;Korkuyu Beklerken&apos; Gelenler'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-zWXRJ59469U/Tvb2ZpnZ8MI/AAAAAAAAAU0/WCJgZxHkRkI/s72-c/atay%2Bkapak%2Bk%25C3%25BCc%25C3%25BCk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-5711304428286838815</id><published>2011-12-25T02:00:00.000-08:00</published><updated>2011-12-27T00:33:07.003-08:00</updated><title type='text'>Oğuz Atay'ın "Babama Mektup"una Psikanalitik Bir Yaklaşım</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/R2FQyldKu7I/AAAAAAAAAGg/m2GpkIx7KMk/s1600-h/tehlikelioyunlar_oatay1312h.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/R2FQyldKu7I/AAAAAAAAAGg/m2GpkIx7KMk/s320/tehlikelioyunlar_oatay1312h.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143481079411948466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Tüm kadınlar sonunda annelerine benzerler: Bu onların dramıdır. Erkekler için böyle bir durum asla söz konusu olamaz: Bu da onların dramıdır.” -Oscar Wilde&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Giriş&lt;br /&gt;Sigmund Freud ve psikanaliz yüz yılı aşkın bir süredir tartışılıyor. Cinsellik gibi bir kavramı öğretisinin merkezine alan bir düşüncenin yıllardır tartışılıyor olması son derece olağan. Freud ile ilgili tartışılmaz bir gerçek varsa bu, onun 20. yüzyıl edebiyatı üzerindeki büyük etkisi olsa gerek. Age of the Modern and other Literary Essays kitabında bu noktanın altını çizen Harry T. Moore da, “Modern edebiyat üzerindeki hiçbir etki Freud’unki kadar doğrudan olmamıştır” diyor. (23)&lt;br /&gt;“Aslında ‘ruhiyat’la ilgili yenilikleri ben bile doğru dürüst bilemiyorum babacığım. (Mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun farkında değildin.) Bir yerde okumuş olsaydın da bana, Oğlum sende Oedipus kompleksi var mı?’ diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum” (Atay, Babama Mektup, 169). Bu alıntının yer aldığı “Babama Mektup”a psikanalitik bakış açısıyla yaklaşıldığında, Freud’un erkek çocukta gözlemlediği Oidipus Kompleksi’ni ne bütünüyle ve başarıyla aşabilmiş, ne de tamamen başarısız olmuş; ‘arada’ kalmış bir oğul ile (mektubun yazarı ile) karşı karşıya kalınır. Babanın ölümü sonrasında ona yazılan mektup ise, hayatta neler yapıp yapamayacağının artık iyice farkında olmuş bir bireyin iç hesaplaşmasıdır. Bu yazıda, bu düşünce örneklenerek açıklanmaya çalışılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Freud’un Düşüncesi ve Edebiyat&lt;br /&gt;Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı’nda, Freud’un deyişiyle ‘haz ilkesinin gerçeklik ilkesi tarafından bastırılması’ sürecinin her insan tarafından yaşanmak zorunda olduğunu söyler. Bu baskının uzaması, fazlalığı ve kaldırılamaması durumunda hastalanırız, ki buna ‘nevroz’ denmiştir. Bir Freud yorumcusundan aktardığına göre de, baskı mekanizması kaçınılmaz olduğundan, insan ırkı için ‘nevrotik hayvan’ tanımlaması yapılabilir. (174). Klasik anlamda psikanaliz, hekim olan analizciyle, analizi yapılacak olan hastanın ilişkisidir. Analizci, hastasındaki çatışmaları ve bu çatışmaların neden olduğu davranışları tespit ederek bunların değiştirilmesine olanak sağlayacak ortamı hazırlamaya çalışır. “Baskı mekanizması, nevrozun sebeplerini görünmez kıldığı için hastanın kendisi, söz konusu değişikliği—belirtilerin farkında olsa ve hatta bunları çözümlemeye çalışsa da—gerçekleştiremez. Engin Geçtan’ın Psikanaliz ve Sonrası kitabında belirttiği gibi “Tedavinin amacı, baskı mekanizmasının işletilmesine neden olan olumsuz duyguları azaltmaktır.” (57) Bu sağlanabilirse, belirtilerin gerisinde yatan düşünceler baskıdan kurtularak bilinçdışından bilinç düzeyine çıkar. Aktarım süreci, hastanın bastırdığı yaşam parçacıklarını tekrar hatırlamasını sağlar. Rahatsızlıklarını yorumlayan ve anlamlandıran hasta kendisi hakkında yeni bir hikâye anlatmayı başarabilir. “Psikanalizin amacı bireyi gündelik hayatın çatışmalarından kurtarmak değil, dürtülerini bilinçlendirmek ve gerçekliğin beklentilerini kabul edebilmesini sağlamaktır.” (57) “Babama Mektup”un yazarı da, babasının ölümünden sonra ona yazarak, kendi kendinin psikanalizini yapmıştır bir anlamda.&lt;br /&gt;Freud kendi düşüncelerini ortaya koyabilmek için edebiyata başvurmuş ve Sophokles’in Kral Oidipus’unda resmedilen Yunan miti Oidipus’u kullanmıştır (Bilindiği gibi oyunda baş karakter bilmeden babasını öldürür ve annesiyle evlenir). Psikanaliz, Oidipus Kompleksi’ni insan ruhunun gelişimindeki en kritik aşama olarak kabul eder. Annesine sahip olmak isteyen erkek çocuk için babası cinsel bir rakip konumundadır, ama çocuk zamanla bunun mümkün olamayacağını anlar, zira anne cinsel açıdan babaya bağlıdır ve babanın gücü çocuktan çok daha fazladır. Öte yandan çocuk, babası tarafından iğdiş edilme (kastrasyon) korkusunu duyar (ki bu onu annesine duyduğu arzudan uzaklaştırır), otoritenin ve arzuların sınırlandırılmasının kaynağı olarak babayı görür ve durumu kabullenir. Haz ilkesinden gerçeklik ilkesine bu noktada geçilmiş olur. Bilinçdışı ise, anneye duyulan yasak arzunun bastırılmasıyla ilk kez devreye girmiş olur. “Erkek çocuk, babasının gelecekte kendisinin sahip olabileceği bir yeri simgelediği düşüncesiyle kendisini avutur. Şimdi aile reisi değildir ama ilerde olacaktır” (Eagleton, 177). Artık çocuk, toplumun ‘erkek’ tanımı ve ilintili pratikleri içinde hayatına devam edecektir (Bu durumun olumlu bir şey olup olmadığı da başka ve sonu olmayan bir tartışmanın konusudur elbette). &lt;br /&gt;Çocuğun babayla barışıp, özdeşleşip, iktidarı ve otoriteyi paylaşma durumuna geçerek simgesel erkeklik rolüyle tanışması, Oidipus kompleksinin başarıyla atlatılması anlamına gelir. Başarısız durum ise, kısaca, ruhsal dengesizlik, otoriteyle sorunlar ve hayat boyu süren şiddet eğilimidir. “Babama Mektup”un yazarı erkek olduğu için, bu yazıda Oidipus Kompleksi’nin kız çocuktaki yansıması üzerinde durulmayacaktır.&lt;br /&gt;Freud insan ruhunun (“psyche”) üç parçadan oluştuğunu söyler. Doğal dürtüler ve sınır tanımayan arzuların karanlık alanı “id”; babanın ve toplumun otoritesinin temsilcisi, arzuların sınırlayıcısı “süper ego” ve bu iki bölge arasında adeta gidip gelen, ruh ile dış dünya arasında duran, bilincin, düşüncenin temsilcisi “ego”. Bu üç parçalı model eleştirmenler tarafından doğrudan edebiyata uyarlanmış ve bu parçaların kendi aralarındaki ilişkilerle edebi metinler arasında analojiler kurulmaya çalışılmıştır (Örnek olarak Freud’un öğrencisi Ernest Jones’un Hamlet and Oedipus adlı kitabı ya da Henry A. Murray’in Melville’in ünlü eseri Moby Dick üzerine yazdığı “In Nomina Diaboli” adlı makalesi verilebilir). Bizzat Freud da Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında edebiyatçılardan Dostoyevski, Goethe ve Shakespeare’e benzer şekilde yaklaşmıştır. Oidipus Kompleksi’yle bu üçlü model arasındaki ilişki de net olarak görülebilir. Çocuksu akıl idin kaynağıdır. İd kökenli anne arzusunu yasaklayarak krize yol açan baba otoritesi süper egoyu oluşturur. İkisinin arasında dengeli, sabit bir egonun oluşabilmesi kompleksin aşılması anlamına gelir. Sonuç olarak kabul edilmeyen arzuların, kabul edilebilir faaliyetlere dönüştürülmesine Freud ‘yüceltme’ demiştir. Öte yandan bastırılan ve bilinçdışının karanlığına gönderilen arzular (bir şekilde dışa vurulmak zorunda olduklarından) rüyalarda, davranışlarda, konuşmada ve dil sürçmelerinde (‘parapraxes’) ortaya çıkar.&lt;br /&gt;Freud’un 1895 tarihli Düşlerin Yorumu olarak  Türkçeye çevrilen) kitabı psikanalitik eleştiri için anahtar bir metindir. Freud’un rüyaları yorumlama tekniği, edebi metinlerin yorumlanması için de uygulanabilir. “Güvenlik sübabı” olarak görev yapan rüyalarda ortaya çıkan arzular sansürlenir. Rüyaların oluşması, yani bilinçdışının yoğunlaştırılması, yer değiştirmesi, bu içeriğin rüya imgelerine dönüştürülmesi ve sonra da işlenip hazırlanmasıyla bir sanat (edebiyat) eserinin ortaya çıkışı arasında paralellik kurulabilir. Metaforlar, semboller, alegorilerle anlam yer değiştirir. Karmaşık, soyut duygu ve düşüncelerin temsili için edebiyatçı imgeler ve motifler arar. Eserini son haline getirmek için onu gözden geçirir, eklemeler ve çıkarmalar yapar. Bu iki paralel oluşumda dilin önemi çok büyüktür. Jacques Lacan’ın bilinçdışının bil dil gibi yapılandığını söylerken, Freud rüyalardaki yoğunlaştırma ve yer değiştirmenin doğrudan kelimelere uygulandığının altını çizmiştir. Bu nedenle yoğunlaştırma sürecinde farklı kelimeler birleşir, komik ve garip kelimeler ortaya çıkabilir; benzer tınlayan kelimeler yer değiştirir, bir kelime birden fazla anlama gelebilir.&lt;br /&gt;Bastırma ve yüceltme, psikanalitik eleştiri açısından oldukça önemlidir zira sanatsal yaratıcılık, sanatçının, karşılığını bulamamış erotik enerjilerini (yani libidonun) sanat eserine dönüştürebilme yeteneğinden ortaya çıkar, ki Freud’un Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında Leonardo da Vinci üzerine yaptığı çalışma bu erotik enerjiler eksenindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. “Babama Mektup”a Psikanalitik Bir Yaklaşım&lt;br /&gt;Oğuz Atay’ın kişiliğinde uç noktalara ulaşan bir kutupluluğun dikkat çektiğini söylüyor Yıldız Ecevit: “Bir yanda, dünya ile barışıklığın göstergesi sayılabilecek, teknik dalda başarılı bir kariyer, diğer yanda ise, son derece duyarlı bir ruh dünyasının sergilendiği, estetik değeri tartışılmaz yapıtlar ortaya koyan sanatçı boyut” (Oğuz Atay’da Aydın Olgusu 4). Ankara Maarif Koleji’ni, ardından da İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitiren ve daha sonra aynı dalda akademisyenlik yapan yazar / bilim adamı Oğuz Atay’ın babası Cemil Atay hakkında kitaplarda yazıldığı kadarıyla bilinen, ağır ceza reisliğinde bulunmuş ve bir süre de CHP milletvekilliği yapmış, Kastamonulu bir hukukçu olduğudur. 1975’te yayımlanan öykü kitabı Korkuyu Beklerken’de yer alan “Babama Mektup” için Günlük’üne 20 Ocak 1974 tarihinde şu notları düşmüş Oğuz Atay: “Hürriyet mefhumumu ve bütün saf davranışlarını bildiğim halde aklımı senden aldım. Bazı duygularımı da, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim” (88). Mektup’ta ise, sözünü ettiği duygulara ‘romantik’ nitelemesini de eklemiş. &lt;br /&gt;“Babama Mektup”un, Atay’ın babasının ölümünden iki yıl sonra ona hitaben yazılmış olduğunu varsaymamak için hiçbir sebep yok; üstelik Mektup’taki “baba”nın adı da Cemil. Yıldız Ecevit metinde “kurmacadan çok otobiyografik yanın ağır bastığını ve yazarın son derece içtenlikli bir tonda önce babasıyla sonra da kendisiyle hesaplaştığını”(Ben Buradayım... 24) söyler ve İstanbul kökenli öğretmen Muazzez Zeki ile evlenen Cemil Atay’ın “Anadolulu kökeninden kaynaklanan halk hâmisi tavrı, kimi yerde naif bir içtenlikle bütünleşir; ülkülerin maddeden daha önemli olduğu bir devrin adamı” olduğunu belirtir (24). Bu yazıda Mektup’un yazarı Oğuz Atay oğul, Cemil Atay da baba olarak anılacaktır.&lt;br /&gt;Oğul, Tutunamayanlar romanında anne ve babası hakkında şöyle der: “Beni kötü yetiştirdiler. Annem de babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanılacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler.” (557-61) Aynı yakınma “Mektup”ta da devam eder: “Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. Üstüme uymayan kötü dikilmiş elbiseler giydirirdin, istemediğim okullara gönderirdin beni, sızlanmalarımı da hiç dinlemezdin” (Babama Mektup,167).&lt;br /&gt;Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da Freud’a ve Carl Gustav Jung’a göndermeler yapar: &lt;br /&gt;Başparmağını emmesinin de yalnız Freud açısından yorumlanmasını eksik buluyorum. Selim bile, bu hareketinde beslenme içgüdüsünün önemli bir payı olduğunu düşünerek, bu stanzanın ilk taslağında, şu mısralara yer vermiş: Başparmağını emdi, evde koptu kıyamet / Ona göre oburluk, Freud’a göre şehvet. Bu mısralarda da görüleceği gibi, Freud ile tam uzlaşamıyordu. Daha çok Jung’a yakınlık duyuyordu. Beni rahatsız eden ve adlandıramadığım duygularımın yalnız libidoya bağlanmasına gönlüm razı olmuyor, derdi. (139)&lt;br /&gt;Oğlun, babası Cemil Bey’in yaşadığı zamanlarda Freud’un düşüncelerinin bilinip bilinmediğinden emin olmadığı, şu satırlarda belli oluyor: “Acaba senin de bilinçaltın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana. Senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne getiriyorum da, bu görüntüyle ‘varoluşçu bir bunalımı’ yan yana düşünemiyorum doğrusu” (Babama Mektup,169).&lt;br /&gt;Mektup’un daha ilk paragrafında oğul bir itirafta bulunuyor. Babasının ölümü üzerinden iki yıl geçmiş olmasına, yani otoritesi ve sınırlayıcılığı çoktan kalkmış olmasına rağmen: “Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım” (159) diyor. Kendiyle ilgili bazı şeyleri ve babasını anladığını ona anlatamadığından dolayı pişman ve o olmadıktan sonra mektubunun bir işe yaramayacağını biliyor: “Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin—kısa bir süre için—her şey başka türlü olurdu sanki. Çaresizlik yüzünden birçok şeyin anlamı kayboluyor.” (159) Baba-oğulun birbirlerini sevdikleri Mektup’ta dile getiriliyor ama bu sevginin, birbirlerini anlamadan duyulan bir sevgi olduğu da biliniyor. Eğer birini düşündüğümüzde gülümsememiz o kişiyi sevdiğimize bir kanıt ise, aralarındaki sevgiden şüphe yok: “Oysa şimdi seni düşündüğüm zaman babacığım, durmadan gülümsüyorum. Seni sen olarak yaşamak istiyorum” (168). Erkek çocuğun, Freud’un dediği gibi, gelecekte babanın yerini alma isteğine, metnin tam bu yerinde tanık olunuyor: “İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek ‘Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez,’ diye içeri seslenebileyim ve bana ‘Kaynadığını görüyorsan altını kıs Cemil Bey,’ denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım” (168).&lt;br /&gt;3.1. Baba ile Oğlun Benzerlikleri&lt;br /&gt;Baba-oğul ilişkisinde derinleşmeden önce anne-baba ilişkisinin nasıl olduğuna dair Mektup’ta rastlanılan ipuçlarına değinmek istiyorum. Oğul, anne ve babasının anlaşmazlık içinde olduklarını söylüyor; anne öldükten sonra ise baba bir süre için yalnız kalıyor ve sonra da ölüyor: “İnsanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. Oysa bana ‘Annen böyle isterdi,’ dedi” (161). Ama öte yandan, babanın anlaşabildiği tek kişinin anne olduğu da söyleniyor: “Hiç olmazsa şunu kabul etmelisin ki babacığım, çoğu zaman sadece annemin okuduklarını anlardın. Senin dilini, görünüşteki bütün karşıtlığınıza rağmen, galiba sadece annem bilirdi” (166). Yıldız Ecevit, “Cemil Atay’ın Anadolulu kimliği, kimi zaman şahlanan ataerkil bir uç nokta ile, evin direği rolünü karısına devredebilen uygar bir başka uç nokta arasında gidip gelir” şeklinde bir tespit yapar (Ben Buradayım... 25). Diğer yandan, annenin, kocası ile oğlunun ortak olumsuz yanlarından hoşlanmadığı da belirtiliyor: “Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum ne de arabama. Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz” (Babama Mektup,161).&lt;br /&gt;Pasaklılık ve bakımsızlık, baba ile oğlun ortak özelliklerinden sadece biri. Öte yandan, ikisi de okumuş yazmışlar ama oğul babaya nazaran daha ‘münevver bir zat’ sayılıyor ya da kendini öyle sanıyor: “Aramızda ‘irfan’ bakımından—görünüşte—bir fark olduğu doğrudur” (161). İkisinin de hayattaki yerlerini bulabildikleri söylenemez: “Büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda düşüncelere daldığını da hiç sanmıyorum. Fakat—bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım—ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım” (163). Bir başka benzerlik ise oğlun, farkına varmadan babanın orta yola fırsat vermeyen acımasız sınıflandırmalarını benimsemesi, kendi deyişiyle, işin kötüsü, böyle olduğundan gizlice memnunluk duyar gibi olması ve de bunu itiraf etmesi: “Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın” (164). Ayrıca her ikisi de mantıklı insanlar olarak görülüyorlar (ve çevrelerinde öyle biliniyorlar).&lt;br /&gt;Mektup’un yarısından sonra baba ile oğul arasındaki benzerlikler giderek daha fazla veriliyor. Bunların başında da her ikisinin egoist olmaları ve yalnızlığın ne demek olduğunu bilmeleri geliyor: “Ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım: kendime yemekler pişiriyorum; senin kirli ropdöşambrına benzer benzeyen bir şeyler giyip, bir karış sakalla evin içinde huzursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum” (167). İkisi de kolay beğenen tipler değiller (hatta çok zor beğeniyorlar); nedeni belirsizce isyankârlar ve akıllarına geleni söylüyorlar: &lt;br /&gt;Gittikçe sana benziyorum babacığım: kimseleri beğenmez oldum. (...) Senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. Senin gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum. (...) Yalnız bırakıldığımı hissettiğim zaman kendi çapımda mesele çıkarıyorum, herkesin burnundan getirdiğimi sanıyorum. (168) &lt;br /&gt;“Köylü tabiatı” da babadan oğla “miras” kalan özelliklerden biri: “Medeniyeti sevmiyorum. Bugünlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. Ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum. Balığa çıkmak bize göre değil babacığım” (169). Nurdan Gürbilek, “Azgelişmiş Babalar” isimli makalesinde, Atay’ın bu ‘miras’ta “azgelişmiş babanın azgelişmiş oğlu olma denen gerçeği, çatışmayı da uzlaşmayı da bu çok da sağlam olmayan idealle gerçekleştiriyor olmanın kaçınılmazlığını açıkça hissettirdiğini” söyler. (Kötü Çocuk Türk, 58)&lt;br /&gt;Babanın içtenliği ise, oğlun belki de en beğendiği ve kendisinin de buna sahip olduğunu umduğu bir özellik. Bu, Mektup’un en sonunda dile getiriliyor: “Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım; yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?” (171).&lt;br /&gt;3.2. Baba ile Oğlun Farklılıkları&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, oğlun babadan devraldığı özellikler ve ikisinin benzer yanları genelde olumsuz veya negatif. Ama, dediğim gibi, babaya benzer birçok özelliği olsa da, oğlun baba otoritesiyle çatıştığı, ona karşı durmaya ve ona benzememeye çalıştığı birçok nokta da var. Yıldız Ecevit, “Yirmili yaşların başındaki Oğuz’la Cemil Bey arasındaki çatışma, özde farklı bir çağın farklı koşullarıyla biçimlenmeye başlayan oğlun, kendi değerlerini baskıyla çevresindeki yaşamlara uygulatmaya çalışan baba ile yaşadığı kuşaklar arası çatışmanın Atay ailesindeki izdüşümünden başka bir şey değildir” der (Ben Buradayım... 74). Freud’un babası Jacob gibi, Atay için de baba figürü, kişiliğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Jacob Freud oğlunu hep desteklemiş, Cemil Atay ise hep oğluyla çatışmıştır.&lt;br /&gt;Her şeyden önce bu baba-oğul ilişkisinin sıradan bir ilişki olmadığını görülüyor. Dolayısıyla Oidipal kriz öncesi şartların da ne kadar normal olduğu tartışmaya açık: “Ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereği duydun. Bu yüzden, birçok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilmedim” (Babama Mektup,166). Atay’ın boşanmasının ardından gelen karanlık dönem de bu noktada Mektup’a girer: “Karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da ‘Geceleri eve geç geliyorsun’ gibi yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin” (166).&lt;br /&gt;Kendisine sıkça kızılan oğul, babanın ölümünden sonra onun rolünü üstlenmeye çalışmış ve onun otoritesini devralmaya çaba göstermişse de pek başarılı olduğu söylenemez: “Bana kızınca—bu çok sık olurdu—‘Senin aynadan gördüğünü ben dıvardan görürüm’ derdin. Annemle birlikte dıvar sözünle alay ederdik. Ben de şimdi küçüklerime karşı bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. ... Herhalde ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum” (160). Oğul burada “dıvar” kelimesini kullanırken, Freud’un açıkladığı gibi, bilinçdışından kaynaklanan bir çokanlamlılık üretiyor. &lt;br /&gt;“Filan” da Mektup’ta çok kullanılıyor ve oğul, basit duygululuklarını gizlemek için bu kelimeyi kullandığını söylüyor. Annesinin basit duygululuklara sahip olduğunu Mektup’tan öğrendiğimize göre, oğlun, anneden uzaklaşarak babayla özdeşleşmeye gayret ettiğini buradan da anlayabiliriz. Oğlun çok sık kullandığı “babacığım” kelimesi de hem sevgi ve dostluğun, hem de, biraz yukarıdan bakan otoriter bir tonun göstergesi olarak kabul edilebilir. Oğul, bazı açılardan Oidipus Kompleksi’ni aşabilmiş durumdadır.&lt;br /&gt;Babanın saflığının yanında oğul, ruhunun karmaşık olduğunu da itiraf ediyor: “Sen benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir” (161). Üstelik buna paralel olarak, daha doğrusu bu durumun bir uzantısı olarak tutarsız olduğunu da ekliyor: “Sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyordum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli olan Numan Beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, Hacı Muhammed altta’ bir durumdayım” (163). Bu durumda oğlun çelişkiler içersinde olması da son derece doğal. “Özellikle bazı kitapları okuduktan sonra içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin...” (164). Ama babasıyla temeldeki benzerliğinin (ve bundan hoşnut olmadığının) da farkındadır: “Sabit nazarlarla boşluğa baktığım zamanların çoğunda temeldeki benzerliğimizi gizlemek için ümitsiz süslemelerle kendimi yoruyormuşum gibi geliyor bana” (165). Babasının asaletini ‘tevarüs’ etmediğini de Mektup’ta belirten oğul, bu yüzden her fırsatta kendini ileri sürdüğünü söylüyor. Babanın, ileri sürdüğü çocukça, yani samimi fikirler yüzünden aile içinde sorunlara yol açtığı da söyleniyor. Burada, bu çocuksu fikirlerle (bir anlamda) otorite boşluğunun oluşması, yani aslında oğul ve anne için normal dışı bir durumun ortaya çıkması yüzünden bu sorunların baş gösterdiği çıkarımı yapılabilir. Oğul da bu duruma karşı tepkisel davranır: “Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; Batı müziğine tepkini de sadece ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime” (164).&lt;br /&gt;Oğul ve babanın ayrıştığı noktalardan biri de oğlun iyi niyetle de olsa daha aşırı, daha şiddet içeren davranışlar içinde olması ve babası da dahil olmak üzere, kendisine haksız yapıldığını düşünmesi: “Bu yüzden sinirli, sabırsız ve hırçın oldum. Biliyorsun, seninle de çok çatışırdım, kapıları filan vurup giderdim. Bana hep haksızlık yaptığın duygusu vardı içimde. ... Artık bana bir zamanlar haksızlık ettiğini düşünemiyorsam da, bana haksızlık edildiği düşüncesi içimde öylesine gelişti ki artık bütün dünyayı suçluyorum bu bakımdan” (167). Oğlun, son yılları haricinde babasının inançsız olduğunu söylemesi, babanın ise bunu kabul etmeyip aksini iddia etmesi, ikisinin çatıştığı bir başka konudur: “Son yıllarında Cuma günleri ortadan kaybolup camiye gitmeye başlamıştın. Acaba daha önce, mesela gençliğinde buna benzer bir ‘iman buhranı’ geçirmiş miydin? Neyse, son yıllarında böyle bir değişikliğe uğradığını da kabul etmedin. Her zaman ‘namazında niyazında’ olduğunu söyleyerek beni çileden çıkarttın” (170). Ama oğul artık haddini bildiğini de eklemeyi ihmal etmiyor: “Benim bu dağa çekilme meselesini de belki eski inançsız yaşantıma bir tepki olarak görürdün. Oysa ben kendimi modası geçmiş biri olarak ‘telakki ettiğim’ için, senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. Hareketimin, annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlıkla ilgisi yok” (170).&lt;br /&gt;Oğul, babasının hayatını hikaye ederek başladığı uzun paragrafta ise ona yönelik en ciddi eleştirisini yapıyor ve onun -hayattaki yerini pek de bulamadığını daha önce belirtmiştim- kendisini sunmayı hiç beceremediğini söylüyor. Aslında sadece Mektup’a bakarak bile, bu durumun oğul için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bu yüzden, Oğuz Atay’ın hemen her kitabında üzerinde durduğu özel ansiklopedisi dışında herhangi bir yerde anılacağını sanmayıp ekliyor: &lt;br /&gt;Hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. Bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanamadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. Siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. ... Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. Bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. (163)&lt;br /&gt;Tüm bu çatışmalara rağmen oğlun istediği; babayı yaşamak, yaşatmak, onun hatırlarda kalmasını sağlamak ve aslında ona dönme, özüne dönme çabasıdır: “Samimiyet buhranlarım, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum” (161). Gerçekten bu çabanın bir kişilik çoğalması mı, yoksa kişilik bölünmesi mi olduğu tartışılır. Belki, her ikisi de değil... Mektup’un daha ikinci paragrafında oğlun yakın çevresine babasıyla ilgili hatıralarını anlattığı, babasını beğendirmeye çalıştığı söyleniyor. Kendine haksızlık edildiğini düşünse de, babasına karşı da haksızca davranıldığını yazarın sözlerinden çıkarmak mümkün: “Sen artık öldüğün için senin adına uydurma nutuklar, düzme makaleler, hayal ürünü tartışmalar icat etmek ve seni onların çok üstünde dalgalandırmak istiyorum” (166). Babaya dönüşünü ise köydeki ahşap kirişli kerpiç evde yaşama isteğinde sembolize ediyor, hatta açıkça söylüyor: “Sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı bir başkaldırma hareketi olacak diyebilirim; yani ben orada bulunmakla onlara, ‘İşte, bütün terakkinizi gördüm ve aslıma rücu ediyorum, yani Cemil Beye dönüyorum’ diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak” (170). Son yıllarında kendi kültürünün değerlerini tam anlamıyla fark eden Atay’ın babasına bakışı da değişiyor.&lt;br /&gt;Oğlun babayla tam anlamıyla özdeşleştiğini ve uzlaştığını gösteren anahtar cümleler ise Mektup’un ortalarında yer alıyor: “Şimdi artık öldün babacığım. Sınırlarını kesin olarak belirlediğin bir dünyada, bana sorarsan, belirsiz bir biçimde yaşadın ve öldün. Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum” (165). Gerçekten de oğul babayla uzlaşmıştır, ama birkaç istisnai durum dışında onu aşabilmiş değildir ve bunun da farkındadır. &lt;br /&gt;Babanın çocukluğuyla ilgili şöyle bir cümle var mektupta: “Derler ki sen de çocukluğunda ev dönünce anneni bulamazsan hemen sokağa fırlar ve onun misafirliğe gittiği evin camını taşlarmışsın”. (168) Mektup’ta erkek çocuğun duyduğu ve Freud’un bastırılmış olduğunu söylediği anne arzusuyla ilgili bir ipucu da yok. Sembolik düzeyde anneye kavuşabilmek için yapılan “yüceltme” de—artık bir meslek adamı (akademisyen) olduğunu söylese de—oğlun hayatında tam anlamıyla gerçekleşmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Sonuç&lt;br /&gt;“Psikanaliz yaşamı basitleştirir. Analizden sonra yeni bir senteze ulaşırız. Psikanaliz, yolundan sapmış dürtülerin düğümünü çözer ve bunları ait oldukları makaralara sarmaya çalışır. Ya da başka bir mecazla anlatırsam, insanı kendi bilinçdışının labirentinden çıkaracak ipucunu sağlar” diyor Sigmund Freud, George Sylvester Viereck ile söyleşisinde (“George Sylvester...” 66). Psikanaliz, her şeyden önce bir yorum metodu. Üstelik bu yorum çoğunlukla edebi tarzda: “Tipik bir psikanaliz seansında analizci, karmaşık ve anlaşılması zor dilbilimsel ipuçlarına kulak verir ki edebi anlamın ötesini de okuyabilsin” (Booker 27).&lt;br /&gt;Psikanalitik edebiyat eleştirisinde eserlere bakarak yazarların psikanalizini yapmaya kalkışmak ne derece doğru tartışılır. Bunu yapmak bir anlamda indirgemecilik olur. Diğer yandan, bir edebi karakterde kompleksleri gözlemlemek, yazarın bu komplekse sahip olduğunu göstermez. Freud’un modelini, yöntemini edebi karakterlere uygulamak da biraz tuhaf kaçabilir, zira bu karakterler kurmaca oldukları için, id, ego ve süperego’ları da yoktur. Bir başka tarafta da okuyucunun tepkisini anlamak için psikanalizi bir çerçeve olarak kullanan edebiyat eleştirmenleri vardır. Başarılı psikanalitik eleştiri yapanların birçoğu ise yazar, karakterler ve okuyucuların psikolojik durumları hakkında yargıya varmaya kalkışmadan, edebi metinleri okuyup, buradaki imge ve motifleri Freud’un yazdıklarıyla karşılaştırır; onun düşüncelerini bir yorum olarak kullanırlar. “Bu eleştirmenler edebi metinlerde genellikle cinsellikle ilintili semboller peşindedir. Onların, metnin psikanalizini yaptıkları söylenebilir” (33).&lt;br /&gt;Nurdan Gürbilek, “Azgelişmiş Babalar” isimli makalesinde ‘yetimlik’ten söz eder ve Atay’ın karakterleri için şu tespiti yapar: “Çocukluklarını yaşamadan büyümek zorunda kalmış, bu yüzden çocuk kalmışlardır. Vaktinden önce büyümüşler, bu yüzden evde kalmışlardır. Hayatın acemisidirler.” (Kötü Çocuk Türk, 53) “Babama Mektup”taki oğul da Oidipus Kompleksi’ni ne başarıyla aşabilmiş, ne de tamamen başarısız olmuş; ‘yarı çocuk’ olarak ‘arada’ kalmıştır.&lt;br /&gt;Korkuyu Beklerken’in kurmaca olmayan ve otobiyografik özellikler taşıyan metni “Babama Mektup”un yazarı oğul için ‘kaybeden’ denemese de ‘kazanamayan’ denilebilir: “Eski pısırık oğlunun bu durumunu görseydin gurur duyardın diyemiyorum; çünkü, sözlerime muhatap olanların tepkisine bakılırsa pek övünülecek durumda değilim babacığım” (168). Mektup’un yazıldığı baba içinse: “Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey” (162).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça&lt;br /&gt;Atay, Oğuz. “Babama Mektup”, Korkuyu Beklerken. s. 159-171. İstanbul: İletişim Yayınları, 1987.&lt;br /&gt;__. Günlük. İstanbul: İletişim Yayınları, 1987.&lt;br /&gt;__. Korkuyu Beklerken. İstanbul: İletişim Yayınları, 1987.&lt;br /&gt;____. Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 1985.&lt;br /&gt;Booker, M. Keith. A Practical Introduction to Literary Theory and Criticism. New York: Longman Publishers, 1996.&lt;br /&gt;Eagleton, Terry. Edebiyat Kuramı. Çev. Esen Tarım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1990.&lt;br /&gt;Ecevit, Yıldız. Oğuz Atay’da Aydın Olgusu. İstanbul: Ara Yayınları, 1989.&lt;br /&gt;____. “Ben Buradayım...”: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası. İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.&lt;br /&gt;Freud, Sigmund. “George Sylvester Viereck’in görüşmesi”. Cogito 9: Yüz Yılın Psikanalizi (Güz 1996): s.61-71. &lt;br /&gt;____. Sanat ve Sanatçılar Üzerine. Çev. Kamuran Şipal. İstanbul: Bozak Yayınları, 1979.&lt;br /&gt;Geçtan, Engin. Psikanaliz ve Sonrası. Ankara: Maya Yayınları, 1984.&lt;br /&gt;Gürbilek, Nurdan. “Azgelişmiş Babalar”. Kötü Çocuk Türk. İstanbul: Metis Yayınları, 2001.&lt;br /&gt;Jones, Ernest, Hamlet and Oedipus. London: W. W. Norton &amp; Co. Inc, 1976&lt;br /&gt;Moore, Harry T. Age of the Modern and other Literary Essays. Carbondale: Southern Illinois University Press, 1971.&lt;br /&gt;Murray, Henry A. “In Nomine Diaboli”. The New England Quarterly, (Vol. 24, No. 4:Dec. 1951): s..435-452.&lt;br /&gt;Sophokles, Kral Oidipus. Çev. Cüneyt Çetinkaya. İstanbul: Bordo Siyah, 2005.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu yazı, &lt;em&gt;Pasaj Edebiyat&lt;/em&gt; dergisinin 4-5. sayısında yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-5711304428286838815?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/5711304428286838815/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=5711304428286838815' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5711304428286838815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5711304428286838815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/12/ouz-atayn-babama-mektupuna-psikanalitik.html' title='Oğuz Atay&apos;ın &quot;Babama Mektup&quot;una Psikanalitik Bir Yaklaşım'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/R2FQyldKu7I/AAAAAAAAAGg/m2GpkIx7KMk/s72-c/tehlikelioyunlar_oatay1312h.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-7548582386500766833</id><published>2011-12-25T01:21:00.000-08:00</published><updated>2011-12-25T02:13:25.416-08:00</updated><title type='text'>Radikal 2 Yazıları Arşivi (2001-2012)</title><content type='html'>&lt;a href="http://"&gt;&lt;/a&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&amp;ArticleID=1070221&amp;Date=25.12.2011&amp;CategoryID=42&lt;a href="http://"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-7548582386500766833?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/7548582386500766833/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=7548582386500766833' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7548582386500766833'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7548582386500766833'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2006/12/radikal-iki-yazlar.html' title='Radikal 2 Yazıları Arşivi (2001-2012)'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-4166499046553312421</id><published>2011-06-08T02:53:00.000-07:00</published><updated>2011-06-08T03:11:08.097-07:00</updated><title type='text'>Gil Scott-Heron (01.04.1949-27.05.2011)</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-EVFvOUyAcH8/Te9H9DrJYaI/AAAAAAAAATU/D9__qPcoM_Y/s1600/gil-scott-heron-2-LST071919.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="margin: 0px 10px 10px 0px; width: 320px; height: 320px; float: left; cursor: pointer;" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615786374638166434" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-EVFvOUyAcH8/Te9H9DrJYaI/AAAAAAAAATU/D9__qPcoM_Y/s320/gil-scott-heron-2-LST071919.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-4166499046553312421?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/4166499046553312421/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=4166499046553312421' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4166499046553312421'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4166499046553312421'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2011/06/gil-scott-heron-01041949-27052011.html' title='Gil Scott-Heron (01.04.1949-27.05.2011)'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-EVFvOUyAcH8/Te9H9DrJYaI/AAAAAAAAATU/D9__qPcoM_Y/s72-c/gil-scott-heron-2-LST071919.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-1705391157728129280</id><published>2011-04-29T09:49:00.000-07:00</published><updated>2011-06-08T03:13:19.102-07:00</updated><title type='text'>Devrim İçin Yeniden Burada</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-uJ32SvfexE0/TbrszmCwAuI/AAAAAAAAATA/dbyWAUrORUU/s1600/gilScottHeronCanvas.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 300px; FLOAT: right; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5601049457718199010" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-uJ32SvfexE0/TbrszmCwAuI/AAAAAAAAATA/dbyWAUrORUU/s320/gilScottHeronCanvas.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; “Evde kıçının üzerinde oturamayacaksın dostum / ekranın karşısına geçip ayaklarını uzatamayacaksın / uyuşuk uyuşuk oradan oraya zaplamayacaksın / reklamlar başlayınca bira almaya koşamayacaksın  / çünkü devrim televizyondan yayınlanmayacak.”-‘The Revolution Will Not Be Televised’ / Gil Scott-Heron&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;‘Siyah Dylan’ ya da ‘Rap’in babası’ olarak da anılan Gil Scott-Heron 16 yıldır albüm yapmıyordu. Daha doğrusu yapamıyordu, çünkü uyuşturucudan kurtulması için gördüğü tedavi sürecinde yapmaması gereken şeylere kalkışıyor ve hapse girmek durumunda kalıyordu. Hayır, sanıldığı gibi ‘HIV pozitif’ değildi.&lt;br /&gt;2007’de yeni bir albüm üzerinde çalıştığını duyurdu; bunun yanında yeni bir kitap da yazmaktaydı. Albüm bu yılın başlarında çıktı: I’m New Here. Gil Scott-Heron bir zamanlar tüm sıcaklığıyla parçası olduğu gerçekliğin bir bakıma yıllar boyunca dışında kalmış, albümünü tamamlama aşamasında etrafına sağlıklı bir gözle bakabildiğinde “burada yeni olduğu” hissiyatına kapılmıştı. Evet, 61 yaşında yeni bir hayata başlıyordu Scott-Heron. Londra/Brixton konserinde geçmişten olduğu kadar gelecekten de bahsetti; bilgeliğini ümitleriyle harmanladı.&lt;br /&gt;1949 Chicago doğumlu Gil Scott-Heron 1970’te hem ilk romanını (The Vulture) hem de ilk albümünü (Small Talk at 125th and Lenox) çıkarmıştı. Albümde homofobiden siyah devrimcilerin iki yüzlülüğüne, tüketim çılgınlığından orta sınıfın cahilliklerine uzanan temaları işliyordu ve etkilendiği isimler olarak Langston Hughes’u, Malcolm X’i, Nina Simone’u, John Coltrane’i gösteriyordu. Brian Jackson’la iyi bir ikili oluşturan ozanın 1974 tarihli dördüncü albümü Winter In America büyük beğeni kazandı ve başyapıtı olarak görüldü. Scott-Heron albümlerinde hiciv yüklü şiirlerini de seslendiriyordu ve bu sırada ikinci romanı (The Nigger Factory) da çıkmıştı. Onu dönemin Marvin Gaye ya da Curtis Mayfield gibi militan soul şarkıcılarından ayıran, bu hiciv gücüydü.&lt;br /&gt;80’li yıllarda dört albüm çıkaran rap şairi, verdiği mesajlarıyla politik rap’in de kurucusu olarak görülüyordu; bunun yanı sıra ‘asit caz’ türüne de öncülük ettiği söylendi. Çağdaş rap müzisyenlerine öğütler vermekten hiç geri durmayan Scott-Heron, sahicilik, daha sanatsal bir yaklaşım ve içinde bulunulan duruma eklenmektense onu değiştirmeye yönelik tavır almaktan yanaydı. 1994’te çıkan Spirits, bu yılın müjdesi I’m New Here’den önceki son albümüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimci Zenci Sahnede&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni albümün turnesi kapsamında Gil Scott-Heron elbette ki Londra’yı es geçmedi. Londra’nın güneyinde bulunan Brixton’daki O2 Academy binasının ışıklı tabelasında, 14 Kasım 2010’da “An Evening with Gil Scott-Heron” yazıyordu. Hava dondurucu soğuktu ve kapının önünde uzun bir kuyruk oluşmuştu. İşte burada önceden alınan biletlerin güzelliği: Tam saatinde geldiğimiz için hiç beklemeden girebildik içeri.&lt;br /&gt;O2 Academy garip bir mekan. Kubbesi oldukça yüksekte, ancak siyaha boyalı olduğundan, insan kendini açık havada zannedebiliyor. Sahnenin üst bölümleri antik ya da klasik çağdan sütunlar, taklar ve benzerleriyle dekore edilmiş. Salon geniş, ayakta çok fazla seyirci alabiliyor; üst katta ise oturulabiliyor ama orası fazla yüksek geldi bize. Salonun arka cephesinde birçok bar var, lakin bira çeşidinin az olmasına şaşırdık. Rap şairinin kitap ve tişörtlerinin satıldığı bir köşe de vardı salonun hemen girişinde.&lt;br /&gt;Sözünü ettiğim kuyruğa rağmen, ön grubun dinletisi bitip sıra Gil Scott-Heron’a geldiğinde salon ısınmıştı, ama tamamen dolu değildi. Yıl 1978 ve sahneye The Clash çıkıyor olsaydı, bu salon tıka basa dolu ve daha sıcak olurdu, diye geçirdim aklımdan. Yine de, oradakiler, ozanın eski dönemlerini olduğu kadar yeni albümünü de biliyor gibiydiler.&lt;br /&gt;Gil Scott-Heron, I’m New Here’in kapağındaki gibi gri, bol bir takım ve beyaz gömlek ve de alkışlar içinde çıktı sahneye. Çıktığı gibi de öne gelerek konuşmaya başladı: “Bir CD çıkardığınızda farkınıza varırlar ve hakkınızda yazmaya başlarlar. Bu yıl kendim hakkında bilmediğim birçok şey okudum. Görünen o ki ben ‘kaybolmuşum’. Yani eğer bu geceki performans sırasında aniden yok olursam özür dilerim.” Sonra laftan lafa atladı, hayatından (ancak yarısını anlayabildiğimiz) anekdotlar verdi, güldürdü ve ortada duran Rhodes keyboard’ının başına geçti. İlk notalar duyulduktan sonra da devam etti: “Oysa ben hep buradaydım.”&lt;br /&gt;Konserin ilk bölümünde solo olarak ‘Ain’t No Place I Ain’t Been Down’ı, yaşlı bir Afrikalının anlattığı eski bir Afrika halk şarkısından esinlenilen ‘Winter In America’yı ve ‘We Almost Lost Detroit’i söyledi. Ardından, önceki grupları The Midnight Band ve The Amnesia Express’ten elemanlar kendisine katıldı. Şarkı aralarında uzun uzun anlatıyor, kendisini sample’layan müzisyenlerden, Somali’de yaşananlara acılara uzanıyordu. Saçları ağarmıştı, sesi belki biraz yıpranmış ama hala müthişti, şapkası ve karizmasıysa yerindeydi. Son yıllarını sorunlar içinde, zevklerden uzak biri için bizce hayli neşeliydi. “Eğer sen kendini eğlendiremiyorsan, insanlar da seni eğlendiremez,” diyordu. Gece indikçe, başarılar kazandığı eski takımına dönen bir sporcu gibi hızla ısındı, salonu da ısıttı.&lt;br /&gt;En iyi zamanlarındaki ekürisi Brian Jackson’ın yerinde, sanki bu kez Vernon James vardı ve flütle saksafon da ondaydı. Kim Jordan ikinci keyboard’da, Tony Duncanson ise perküsyondaydı. Eğlence giderek arttı. ‘Is That Jazz?’, ‘Pieces of a Man’, ‘Your Daddy Loves You’ şarkıları incelikli ve ustaca yorumlarla seyirciye ulaştı. Bu anların ne kadar değerli olduğunun farkında olanlar az değildi. Yeni albümden ise, “Mark Lanegan’ın yorumu çok güzeldi” diyerek övdüğü ‘I’ll Take Care Of You’ seslendirildi. Daha sonra, gecenin en yüksek anları ‘The Bottle’ ile geldi. Ancak ortasındaki uzun bongo solosu yerine bir ‘The Revolution Will Not Be Televised’ ne güzel olurdu, diye geçirdim aklımdan. Sonra sahneden inen ekip, tek şarkı için geri geldi ve ‘Be Safe Be Free’yi söyledi. Uzun süren alkışlar ve selamlamalardan sonra O2 Academy’nin loş ışıkları yandı. Tarihe tanıklık 80 dakika sürmüş ve bitmişti. Çıkarken, nedendir bilinmez acele ettik; ancak bu, şehirli bir Türk olmanın yan etkilerinden biriydi ve tamamen gereksizdi. Belki konser sonrası sokakta tezgahlar açılmış, Scott-Heron’un güzel tişörtleri, eski kitapları satılmıştı.&lt;br /&gt;2000’li yılların başları çok sıkıntılı geçti Gil Scott-Heron için. Kariyerinin başındaki avangart, radikal şair kimliğinin yanına bilinçli bir caz-funk şarkıcısını ekleyen müzisyen yıllar boyunca öğütler verdiği, tavsiyelerde bulunduğu konularda kendisi takılıp kalarak yıllarını harcadı belki, ama artık kendini tekrar bulmuş görünüyor. 2010’da bolca konuşuldu, kalabalıklar karşısına çıktı, eski sıcaklığı yakaladı ve yeni dinleyiciler de kazandı. Amerika’da kış gelmiş olabilir, ama Gil Scott-Heron için yeni bir bahar başladı çoktan.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-1705391157728129280?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/1705391157728129280/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=1705391157728129280' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1705391157728129280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1705391157728129280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2011/04/devrim-icin-yeniden-burada.html' title='Devrim İçin Yeniden Burada'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-uJ32SvfexE0/TbrszmCwAuI/AAAAAAAAATA/dbyWAUrORUU/s72-c/gilScottHeronCanvas.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-6476243423910566147</id><published>2011-01-01T20:35:00.000-08:00</published><updated>2011-12-29T20:36:37.966-08:00</updated><title type='text'>2010'da Müzik</title><content type='html'>Dinlediğim 2010 tarihli albümler arasında en sevdiklerim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı:&lt;br /&gt;Kayo Dot / Coyote&lt;br /&gt;The Ex / Catch My Shoe&lt;br /&gt;Gil Scott-Heron / I’m New Here&lt;br /&gt;Swans / My Father Will Guide Me Up A Rope To The Sky&lt;br /&gt;Mulatu Astatke / Mulatu Steps Ahead&lt;br /&gt;The Dillinger Escape Plan / Option Paralysis&lt;br /&gt;Tindersticks / Falling Down A Mountain&lt;br /&gt;Faust / Faust Is Last&lt;br /&gt;Liars / Sisterworld&lt;br /&gt;Grinderman / 2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve tabii:&lt;br /&gt;Johnny Cash / Ain't No Grave&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli:&lt;br /&gt;Alper Maral / Elektroakustisch!&lt;br /&gt;Baba Zula / Gecekondu&lt;br /&gt;Sakareller / Beş Dakika Daha&lt;br /&gt;Rakı / Kokoteks Ltd.&lt;br /&gt;Ricochet / The Burning One&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-6476243423910566147?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/6476243423910566147/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=6476243423910566147' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6476243423910566147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6476243423910566147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2011/01/2010da-muzik.html' title='2010&apos;da Müzik'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-5504897202518152974</id><published>2010-12-04T01:01:00.000-08:00</published><updated>2010-12-04T01:04:49.285-08:00</updated><title type='text'>Güleryüzlü Kuramlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TPoD6fQGnjI/AAAAAAAAASg/QDgkyhvzfFo/s1600/edebiyat_kuramlar.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 216px; FLOAT: right; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546750194416524850" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TPoD6fQGnjI/AAAAAAAAASg/QDgkyhvzfFo/s320/edebiyat_kuramlar.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, ya da sevenlerinin deyişiyle Gabo bir yazısında kötü edebiyat öğretmenlerinin, öğrencilerin kafalarını bulandırdıklarından şikayet eder ve “romancıların söylediklerinden daha çoğunu söylemek isteyebileceklerini hiç düşünmediğim için çok saf bir okuyucuyum galiba” der. Gabo, bir edebiyat dersinin iyi bir okuma kılavuzundan başka bir şey olmaması gerektiğini düşünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumayı sevenler ise bazen daha fazlasını isteyip ‘derin anlam’ın peşine düşerler. Edebiyatın, bu derinlerde yatana ulaşmak için iyi bir yol olduğuna inanmak ne kadar da güzeldir. Farkında olunmasa bile bazen bunun için yaklaşılır kitaplara ve onların içinde kaybolmak istenir. Çünkü ancak kaybolunduğunda, varoluşun ve hayatın derin anlamı bulunabilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara ve İstanbul’da dersler veren ve göstergebilimcileri derinden etkileyen Litvanyalı asıllı edebiyat kuramcısı Algirdas Julien Greimas, tüm edebiyat metinlerinde temel ve ortak bir anlam ekseni bulunduğunu öne sürmüş ve bunu tek tek metinlerde göstermeye çalışmıştır. Bu temel anlamsal boyutun kökleri, Greimas’a göre yaşamın kendisine dayanır. Yaşam, tüm edebiyat metinlerini çevreleyen, onlara anlamını, değerini veren genel bağlamdır ve bu anlamlar da karşıtlıklar üzerine kuruludur. Edebiyat, işte bu karşıtlıkları aşama aşama yumuşatarak kullanır ve bizim bunları anlayabilmemizi sağlar. Çünkü bizler bu karşıtlıklarla ancak böyle başa çıkabilir ve özgürleşebiliriz. Erkman, “aslında Ortaçağ ve sonrası da aynı şeyi yapıyordu” der. “Ama dizge anlayışı böyle gelişmemişti ve en derinde hep kutsal bir anlam aranıyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma Erkman-Akerson’un Edebiyat ve Kuramlar isimli kitabının esas sorusu “Edebiyat üzerine çağlar boyunca neler düşünülmüş, edebiyattan neler beklenmiş?” Ancak daha başka birçok soruya da yanıtlar arayan ve bu yanıtlara giden yolları gösteren bir kitapla karşı karşıyayız. İlk soru ise, tahmin edilebileceği gibi “edebiyat nedir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyla ve Gilgameş ile başlayan yolculuk, Mezopotamya’dan bugünün ‘postmodern sonrası’ dünyasına kadar, tarih boyunca edebiyata nasıl bakıldığına ışık tutuyor. Evet, gerçekten de ışık tutuyor; Gabo’nun dediği gibi, edebiyata yaklaşmak isteyenlere kılavuzluk ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kuram’ın ne olduğu” ise kitabın ikinci sorusu. Erkman, kuramın anlamı, edebiyatın nerede başladığı, sınırları, temel terimleri, edebiyatbilim ve filoloji, edebiyatın dil ile ilişkisi, edebiyatın evrenselliği gibi son derece önemli konular üzerinde zengin bir kültürel birikimle durarak, belki akıllarda uçuşan ama yere inmeyen düşünceleri saptıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyata bakışa gelince ise ilk büyük durak mitoloji ve poetikalar. Yazar, kullandığı her terimi, okurun yabancılaşmasına engel olmak için basitçe açıklamayı da ihmal etmiyor. Sonrasında ise -malum: sanat uzun, hayat kısa- yolculuk hızlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Yunan ve elbette Aristoteles’ten Ortaçağ’a ve elbette Vico’ya; Rönesans’tan İslam dünyasına ve oradan Osmanlı’ya uzanılırken, bu süreçte disiplinlerarası yaklaşım hep gözetiliyor. Özellikle de resim sanatı bu yaklaşımda biraz daha öne çıkıyor. “18. Yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’da tiyatro, roman ve şiiri kapsayan bir üst terim yoktur. Edebiyata yönelik kullanımı, 18. Yüzyılın ikinci yarısında dergilerde edebiyat metinlerinin tanıtılmasıyla ilgili bölümlerde üst başlık olarak görülmesiyle başlar.” Edebiyat kuramlarıyla ilgili Türkçe kitaplarda eksik olan Doğulu anlayışlar ve Arap dünyasının bakışı, bu kitabın bütünlüğüne katkıda bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlanma ve romantik dönem üzerinden, Osmanlı’yı da hep hesaba katarak 19. yüzyıla ve elbette Tanzimat’a, bir başka deyişle Büyük Kırılma’ya geliniyor: “Bu olağanüstü kırılmayı gerçekleştirmek, gerçekleştirmeyi istemek cesaret gerektiren bir iş olmalı. Tanzimat yazarlarının, kalkıştıkları bu girişim sırasında birçok geceler uykuları kaçmıştı herhalde” diyor yazar. Demeye çalıştığım gibi, bir kuram kitabı, ama güleryüzlü bir kuram kitabı bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın neredeyse yarısı ise 20. yüzyıl ve sonrasına ayrılmış. Edebiyata bakıştaki temel dönüşüm ve değişimle birlikte, doğal olarak yazar-kuram ilişkisi de değişiyor. Bunun üzerinde hassasiyetle duran yazar, modern edebiyat eleştirisinin dört temel ekseni olan “toplum, yazar, metin ve okur odaklı” kuramsal yaklaşımları kendi tercihleriyle harmanlayarak berraklıkla açıklıyor, örnekliyor, bağlantılar kuruyor. Todorov’dan Lukacs’a, Campbell’dan Bakhtin’e uzanan bir yelpazeyi kat kat açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bölümde ise Erkman, bugünün dünyasında edebiyata nasıl bakıldığına da “değiniyor” ve postmodernizmden “dünya edebiyatı” kavramına uzanarak yine sorular soruyor. Edebiyatseverlerin kendi başlarına yanıtlayacakları sorular…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marquez’e, yani Gabo’ya dönecek olursam: “Ortaokuldaki edebiyat öğretmenim karmaşık yorumlara kaçmadan, güzel kitapların arasından bize yol gösteren alçak gönüllü ve ölçülü bir adamdı. Bu yöntem, öğrencilerinin şiir mucizesine daha özgür ve kişisel bir biçimde katılmalarını sağlıyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koskoca bir tarihi kuramlarıyla birlikte, iddialı olmadan ve can sıkmadan, ama çok kapsamlı bir biçimde 250 sayfaya sığdırabilmek kolay iş değil; ama hassas bir eğitimci yaklaşımıyla bunun üstesinden geliniyor. Fatma Erkman-Akerson’un Edebiyat ve Kuramlar’ı, tüm bu özellikleri ve özgün yapısıyla, Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri’sinden yıllar sonra, önemli bir başvuru kitabı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma Erkman-Akerson / &lt;em&gt;Edebiyat ve Kuramlar&lt;/em&gt; (İthaki Yayınları)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-5504897202518152974?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/5504897202518152974/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=5504897202518152974' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5504897202518152974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5504897202518152974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2010/12/guleryuzlu-kuramlar.html' title='Güleryüzlü Kuramlar'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TPoD6fQGnjI/AAAAAAAAASg/QDgkyhvzfFo/s72-c/edebiyat_kuramlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-8910898520911135349</id><published>2010-08-14T02:09:00.001-07:00</published><updated>2010-08-14T02:09:57.158-07:00</updated><title type='text'>Birörnek</title><content type='html'>Kalbimi kırdığında&lt;br /&gt;Parçaları toplayıp yapıştırıyorum&lt;br /&gt;Senin kalbine benziyor&lt;br /&gt;Yakından bakınca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu şiir &lt;em&gt;Haşhaşi &lt;/em&gt;1'de yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-8910898520911135349?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/8910898520911135349/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=8910898520911135349' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8910898520911135349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8910898520911135349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2010/08/birornek.html' title='Birörnek'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-6227752621199154400</id><published>2010-08-14T02:06:00.000-07:00</published><updated>2010-08-14T02:17:35.823-07:00</updated><title type='text'>Kapaklar'dan*</title><content type='html'>&lt;div&gt;XV.&lt;br /&gt;“Gerçekten Nasıl Olduğunu Bilmeyi Hak Etmedik Mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisi demişti ki tam bir erkek&lt;br /&gt;Korkusuz, dobra, başı dik&lt;br /&gt;Kısa ve öz, basit, temiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yere düşmemiş&lt;br /&gt;Yerden kalkmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XXI.&lt;br /&gt;“Geçen Yılın Adamı”&lt;br /&gt;Ünlü mavi yağmurluğa kül dökülmemişti&lt;br /&gt;Seyahate yalnız çıkılmış&lt;br /&gt;Ama yalnız dönülmemişti;&lt;br /&gt;Dar ceketler, siyah renk&lt;br /&gt;Geç yatmalar, erken kalkmalar&lt;br /&gt;Kadınların envai çeşidi&lt;br /&gt;Kırıklıkların ve crack’lerin&lt;br /&gt;En iyileri;&lt;br /&gt;Yine de bir çeşit rahibelik&lt;br /&gt;Halkalar, beyaz renk&lt;br /&gt;Çok erken yenen zeytinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu şiirler &lt;em&gt;Haşhaşi &lt;/em&gt;2'de yayımlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-6227752621199154400?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/6227752621199154400/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=6227752621199154400' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6227752621199154400'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6227752621199154400'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2010/08/kapaklardan.html' title='Kapaklar&apos;dan*'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-8592907334569343884</id><published>2010-06-22T00:43:00.000-07:00</published><updated>2010-06-22T00:47:14.758-07:00</updated><title type='text'>Üç Günde Heavy Metal Tarihi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TCBqa6YVDWI/AAAAAAAAAQg/JGEKcF6gwTU/s1600/sonisphere.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5485501356717706594" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 224px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TCBqa6YVDWI/AAAAAAAAAQg/JGEKcF6gwTU/s320/sonisphere.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; 2005 tarihli &lt;em&gt;Metal: A Headbanger’s Journey/ Bir Metalcinin Yolculuğu&lt;/em&gt; isimli belgeselde Scot McFadyen ve Jessica Wise ile beraber yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği üstlenen Kanadalı antropolog Sam Dunn, popüler müziğin doğuşundan beri kesintisiz devam eden türlerden olan heavy metal’in “neden olumsuz anlamda kategorize edildiğine, ağır eleştirilere maruz kaldığına, gözardı edildiğine, hatta lanetlendiğine ve tabii neden bu kadar çok sevildiğine” cevap arıyordu.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Heavy metal, gerçekten de dünyanın en sevilen müzik türlerinden ve Türkiye’de de yıllardır çok büyük ve tutkulu bir dinleyici kitlesine sahip. Bundan 25 yıl önce Metallica’nın Ride the Lightning albümünü kasede çektirirken, bu grubu İstanbul’da bir gün seyredebileceğim hiç aklıma gelmemişti. Bundan eminim. 25 yıl sonra Metallica dördüncü kez, Slayer ve Megadeth ikinci kez, Anthrax, Accept, Rammstein ise (tabii eğer yanılmıyorsam) ilk kez Türkiye’ye geliyor. Üstelik bu grupların ilk dördü aynı gece, aynı sahneyi paylaşacaklar. “For the first time in history: The big four/ Tarihte ilk kez: Dört büyükler” demiş organizatörler. Iron Maiden gelebilseydi, The Big Five denecekti. Ya Judas Priest de gelseydi. Ya da Ozzy’li bir Black Sabbath mümkün olsaydı... Metal dünyasından kaç büyük var acaba? Bu her metalciye göre değişir elbette. Ama bu gelenler, kesinlikle büyük isimler.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Metallica, yıllardır sevenleri tatmin edebilecek bir albüm yapmıyor. Her defasında, özellikle de son albüm Death Magnetic ile “bu kez olacak” diye çıktılar ama yine olmadı. İlk (bence üç ama çoğunluk için) beş albümün güzelliği, büyüsü bir daha yaşanamadı. Öte yandan, grup bu albümlerle o kadar derin bir iz bıraktı ki, aynı Çin Seddi gibi, aydan bile görülebiliyor. İşte bu nedenle, Metallica eski ve her zaman sevilen parçalarından da bolca çalacak ve sevenlerini albümleriyle olmasa da konserleriyle tatmin etmeyi sürdürecek. Creeping Death’i beklemeyen var mı?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Slayer’ın metal dünyasında bıraktığı izler de derin. Araya-Hanneman-King-Lombardo dörtlüsünün bozulduğu dönemlerde Slayer vasatın altında albümler yaptı, ancak Lombardo’nun dönüşüyle büyüyü tazelediler ve neredeyse eskisi kadar güçlü bir biçimde yollarına devam ediyorlar. Son albümleri World Painted Blood beğenildi ve Slayer, bir anlamda bu albümün turnesinde İstanbul’da sahne alacak. Görünen o ki Metallica kadar uzun çalmayacaklar ama olsun, sorun değil. 1986 tarihli, 30 dakikadan kısa süren Reign in Blood albümüyle bütün zamanların en iyileri arasına girebilen onlardı nasılsa.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yetmezmiş gibi&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Megadeth mi Metallica’dan çıktı, Metallica mı Megadeth’den? Herkesin cevabı kendinde saklı ama Megadeth müziğiyle, Dave Mustaine gibi karizmatik bir figürün öncülüğünde kendini 80’lerin ortasında dünyaya kabul ettirmişti bile. Gerçi Megadeth de, Metallica gibi (bence) uzun süredir iyi albümler yapamıyor ama repertuarları onları ömür boyu dinletebilir sevenlerine. Megadeth’in Slayer’dan daha kısa çalacağını belirtelim. “Peace Sells But Who Is Buying/Barış Satılık Ama Alan Kim” demişlerdi bir zamanlar. Hâlâ değişen bir şey yok, ne yazık ki.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Anthrax, ancak benim gibi eski kuşak metalcilerin heyecanla andıkları bir topluluk olabilir. Bilmiyorum, bundan emin değilim ama Anthrax’i seyredebilecek olmanın önemli ve heyecan verici olduğunu söyleyebilirim. Tabii ki 1987 tarihli Among the Living albümünün turnesinde grubu görmek çok güzel olurdu ama bunun üzerinden 23 yıl geçmiş bile. Ayrıca, Dört Büyükler’in en politik grubunun Anthrax olduğunun da altını çizmek gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Son değişiklikler sonrası bir başka eski dost, Accept de eklendi Sonisphere’in listesine. İlginç oldu. “Old school” metalcileri, Accept ve özellikle 80 ortalarındaki albümlerden çalınacak parçalar delirtebilir. Örneğin Fast as a Shark ya da Balls to the Wall. Accept’ten sonra ise ikinci gün Manowar sahne alacak.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Rammstein, benden daha yeni bir kuşağın grubu. Alman olmalarından dolayı daha farklı bir duyguya sahipler. Daha sadeler, ama bir yandan da kafaları karıştırmayı ve gösterişi seviyorlar. Ama zaten heavy metal’den istenen biraz da bu değil mi? Ben Du riechst so gut’u beklerken Rammstein, festivalin ilk günü İstanbul’u sallayacak, belki de yakıp yıkacak. Önlem alınmalı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İlk günün programında Alice In Chains var: Üzücü bir öykü. Yine de, Layne Staley’siz bile onları görmek güzel olacak. Üstelik yeni albümlerinin turnesindeler ve solistlerinin sesi Staley’ye çok benziyor.Ve Pentagram, bir tarih. Bu topraklardan bir metalci için, Pentagram’ı en az bir defa sahnede izlemiş olmak şart. Ve diğerleri: Stone Sour, Volbeat, Hayko Cepkin, Foma, Gren, Murder King, Blacktooth, Ete Kurttekin.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Fazla söze gerek yok aslında. Sam Dunn heavy metal belgeselini şöyle bitiriyor: “Metal gözümüzü yumduğumuz şeylere el atıyor, reddettiklerimizi baş tacı ediyor, en çok korktuğumuz şeylere balıklama dalıyor. Bu yüzden de metal her zaman dışlananların kültürü olacak.”&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-8592907334569343884?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/8592907334569343884/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=8592907334569343884' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8592907334569343884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8592907334569343884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2010/06/uc-gunde-heavy-metal-tarihi.html' title='Üç Günde Heavy Metal Tarihi'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TCBqa6YVDWI/AAAAAAAAAQg/JGEKcF6gwTU/s72-c/sonisphere.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-2527288085319821094</id><published>2010-06-15T02:06:00.000-07:00</published><updated>2010-06-22T00:51:45.226-07:00</updated><title type='text'>Bob Dylan İstanbul'da</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TCBrhlC8XpI/AAAAAAAAAQo/sslbCbaXbAU/s1600/bob-dylan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5485502570761576082" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TCBrhlC8XpI/AAAAAAAAAQo/sslbCbaXbAU/s320/bob-dylan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; May 31st, 2010, Monday; İstanbul, Turkey, Cemil Topuzlu Open Air Theater:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Rainy Day Women #12 &amp;amp; 35 (Bob on keyboard then guitar)&lt;br /&gt;2. Lay, Lady, Lay (Bob center stage on harp)&lt;br /&gt;3. I'll Be Your Baby Tonight (Bob on guitar)&lt;br /&gt;4. Stuck Inside Of Mobile With The Memphis Blues Again(Bob on keyboard and harp)&lt;br /&gt;5. Just Like A Woman (Bob center stage on harp)&lt;br /&gt;6. Honest With Me (Bob on keyboard)&lt;br /&gt;7. A Hard Rain's A-Gonna Fall (Bob on keyboard)&lt;br /&gt;8. Cold Irons Bound (Bob center stage on harp)&lt;br /&gt;9. Most Likely You Go Your Way (And I'll Go Mine)(Bob center stage on harp)&lt;br /&gt;10. Spirit On The Water (Bob on keyboard and harp)&lt;br /&gt;11. Highway 61 Revisited (Bob on keyboard and harp)&lt;br /&gt;12. Masters Of War (Bob on keyboard)&lt;br /&gt;13. Thunder On The Mountain (Bob on keyboard)&lt;br /&gt;14. Ballad Of A Thin Man (Bob center stage on harp)(encore)&lt;br /&gt;15. Like A Rolling Stone (Bob on keyboard)&lt;br /&gt;16. All Along The Watchtower (Bob on keyboard)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Band Members:&lt;br /&gt;Bob Dylan - guitar, keyboard, harp&lt;br /&gt;Tony Garnier - bass&lt;br /&gt;George Recile - drums&lt;br /&gt;Stu Kimball - rhythm guitar&lt;br /&gt;Charlie Sexton - lead guitar&lt;br /&gt;Donnie Herron - electric mandolin, pedal steel, lap steel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-2527288085319821094?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/2527288085319821094/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=2527288085319821094' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/2527288085319821094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/2527288085319821094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2010/06/bob-dylan-istanbulda.html' title='Bob Dylan İstanbul&apos;da'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/TCBrhlC8XpI/AAAAAAAAAQo/sslbCbaXbAU/s72-c/bob-dylan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-3386366197596220257</id><published>2009-12-27T05:21:00.000-08:00</published><updated>2009-12-27T05:23:33.579-08:00</updated><title type='text'>James Victor "Vic" Chesnutt (November 12, 1964 – December 25, 2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SzdfxotUrFI/AAAAAAAAAQA/Ycj0HjNULLQ/s1600-h/vic-chesnutt-dies-at-45-report.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419905982909426770" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 233px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SzdfxotUrFI/AAAAAAAAAQA/Ycj0HjNULLQ/s320/vic-chesnutt-dies-at-45-report.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-3386366197596220257?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/3386366197596220257/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=3386366197596220257' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3386366197596220257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3386366197596220257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2009/12/james-victor-vic-chesnutt-november-12.html' title='James Victor &quot;Vic&quot; Chesnutt (November 12, 1964 – December 25, 2009)'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SzdfxotUrFI/AAAAAAAAAQA/Ycj0HjNULLQ/s72-c/vic-chesnutt-dies-at-45-report.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-4674734200624401225</id><published>2009-12-27T04:54:00.000-08:00</published><updated>2009-12-27T04:56:27.085-08:00</updated><title type='text'>2009'da Müzik</title><content type='html'>Dinlediğim 2009 tarihli albümler arasında en sevdiklerim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jono El Grande / Neo Dada&lt;br /&gt;Sun O))) / Monoliths &amp;amp; Dimensions&lt;br /&gt;Bill Callahan / Sometimes I Wish We Were An Eagle&lt;br /&gt;Mulatu Astatke &amp;amp; The Heliocentrics / Inspiration Information&lt;br /&gt;Evangelista / Prince Of Truth&lt;br /&gt;Bob Dylan / Together Through Life&lt;br /&gt;Tortoise / Beacons Of Ancestorship&lt;br /&gt;Os Mutantes / Haih Or Amortecedor&lt;br /&gt;David Sylvian / Manafon&lt;br /&gt;Mos Def / The Ecstatic&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proudpilot / Monsters Exist&lt;br /&gt;Duman / I-II&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-4674734200624401225?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/4674734200624401225/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=4674734200624401225' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4674734200624401225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4674734200624401225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2009/12/2009da-muzik.html' title='2009&apos;da Müzik'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-533191298849153144</id><published>2009-12-19T00:35:00.000-08:00</published><updated>2009-12-19T00:39:25.474-08:00</updated><title type='text'>2000'ler denince müzik...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SyyRGQ8KnwI/AAAAAAAAAP4/Dhk6zlvs_gA/s1600-h/sigur_ros.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416863988632428290" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SyyRGQ8KnwI/AAAAAAAAAP4/Dhk6zlvs_gA/s320/sigur_ros.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;2000’li yılların popüler müzik tarihine parlak bir dönem olarak geçeceğini sanmıyorum. Her ne kadar grup ya da akımların iz bırakıp bırakmadıklarını görebilmek için daha fazla zamana ihtiyaç olsa da, 90’lardaki grunge, drum’n bass, nu-metal gibi çığır açan türlere ya da Nirvana gibi dev isimlere 2000’lerde pek rastlanamadığı söylenebilir.&lt;br /&gt;2000’lerde elektronik müzik iyice yaygınlık kazanmış olsa bile yerinde saydı, hatta geriledi; neo-folk ya da post-punk gibi türlerde verilen yeni ürünler ise, istisnalar dışında, geçmişteki örneklerin taklidi olmanın ötesine geçemedi. Hızla globalleşen dünyanın ezici gücü karşısında etnik bilinçlenmenin artışıyla yerel müzikler pop, rock ve hatta punk ile kaynaşarak daha fazla ilgi topladılar ve seslerini duyurdular. Metal müziğinde ise daha elit bir bağlamda avangart ve yenilikçi ürünler verildi. Death ve black metal’de bazı gruplar farklı sentezlere ulaşarak ilgi ve itibar görürken, birçoğu ise eskiyi yeniden yorumlamakla yetindi. Grime ya da dubstep ise kulüplerin yeni gözdesi olarak 2000’lerde iz bırakan bir tür olarak kabul edilebilir. Bugün ana akım (mainstream) müzikte hala ‘büyük’ olarak anılan topluluklar, 90’larda ya da daha öncesinde ortaya çıkmış olan isimlerdir.&lt;br /&gt;İnternetin yaygınlaşması ve dijital paylaşım elbette ki müziğin yayılmasını sağladı ama özenli ve derin müzik dinleme alışkanlığını da iyice sınırlara itti, keşfetmenin heyecanını törpüledi. Öyle ki, bir albümün “tüm güzelliğiyle“ plağına, hatta CD’sine sahip olmanın genç müzik dinleyicisi için bir önemi kalmadı. Bununla beraber, genç kuşak popüler müziğin zengin geçmişini tanıyıp kavramaktansa daha çok günceli takipte ısrar etti.&lt;br /&gt;Az yapılan sentezleri iyi becerebilenler, White Stripes gibi, 2000’lerin akılda kalan isimleri oldular. Estetiğe ve beceriye verilen önem azalırken, söyleyecek yeni sözü olanların sayısı da çok azdı.&lt;br /&gt;Rock’n roll hala yaşıyor mu? Evet, yaşıyor. Asla ölmeyeceğine dair hala birçok kanıt var elimizde ve bunların kıymetini bilmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’lerden üç albüm:&lt;br /&gt;Sigur Ros / &lt;em&gt;Agaetis Byrjun&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Eminem / &lt;em&gt;The Marshall Mathers LP&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;White Stripes / &lt;em&gt;White Blood Cells&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-533191298849153144?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/533191298849153144/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=533191298849153144' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/533191298849153144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/533191298849153144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2009/12/2000ler-denince-muzik.html' title='2000&apos;ler denince müzik...'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SyyRGQ8KnwI/AAAAAAAAAP4/Dhk6zlvs_gA/s72-c/sigur_ros.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-6985239490116928119</id><published>2009-04-06T13:05:00.000-07:00</published><updated>2009-12-18T01:32:28.063-08:00</updated><title type='text'>'Auster' Paydası</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Sdph8ny50BI/AAAAAAAAAPk/JkMg4D1IVTY/s1600-h/sebald.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321673603794194450" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 311px; CURSOR: hand; HEIGHT: 296px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Sdph8ny50BI/AAAAAAAAAPk/JkMg4D1IVTY/s320/sebald.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Belki bir on yıl önce, Amerikalı yazar Paul Auster’ın bir söyleşisinde W. G. Sebald’ın ismini andığını ve onun Die Ausgewanderten isimli kitabının, son dönemlerde okudukları arasında en iyilerden bir tanesi olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Yazarın ve kitabın ismi aklımda kaldı ve birkaç yıl sonra Sebald’ın bu kitabını, yani Göçmenler’i indirimli bir reyonda buldum. Maalesef birkaç yıl daha gecikerek, romanı ancak 2004’te okudum. Çok iyi ve çok farklı bir kitaptı; çünkü Göçmenler, roman, tarih, anı, gezi yazısı ve otobiyografinin iç içe geçtiği, özgün bir edebi metindi. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu.&lt;br /&gt;W. G. Sebald, hafızanın yazarı. Hem bireysel hem de kolektif hafızanın. Hafıza ise, belki sahiden ‘tarih tarafından gasp edilen bir hakkın geri istenmesi.’ (1) Ve Sebald’ın dünyası, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sı. Ancak Sebald, herkesin bildiği ve ilgilendiği türden, ikinci elden anlatılmış Nazi hikayeleriyle ilgilenmiyor ve Auschwitz’te olup bitenlerin, onu yaşamamış biri tarafından tasvir edilemeyeceğini düşünüyor. Soykırım dehşetine onu yaşamadan vurgu yapmayı kendini bilmezlik olarak görüyor. 1944 doğumlu yazar 16 ya da 17 yaşına kadar, 1945 öncesi olanlar hakkında hiçbir şey duymadığını, Nazilere üye olan ve savaş sonrası hapisten dönen babası da dahil, hiç kimsenin yaşananlardan bahsetmediğini söylüyor. Öyle ki, yaşadığı şehirde gördüğü kalıntıları, zaten her şehirde var olan şeyler olduğunu düşünüyor o yaşlarında.&lt;br /&gt;Sebald’ın kitaplarında ezen ve ezilen, zalim ve mazlum arasındaki şiddetin olaylar halinde anlatılmasına ya da toplama kamplarının tasvirlerine rastlanmıyor. Gerçek ile kurgusal olanın iç içe geçtiği, bulanık, canlı ve yaratıcı ama belgesel tadı da veren metinler onunkiler. Üstelik amansız bir fotoğrafçı da olan Sebald, çektiği ya da bulduğu fotoğrafları da metinlerinin içine serpiştiriyor. Lakin açıklayıcı bir alt yazısı olan ve hemen ‘duyguları harekete geçiren’ türden ya da ‘öğretici’ fotoğraflar değil bunlar. Ancak etrafını saran metinle anlam kazanıyorlar ve ‘aura’yı genişleterek bazı şeyleri ima ediyorlar. Fotoğrafların yanı sıra kartlara, biletlere, çizimlere, ajanda ve takvim yapraklarına ya da listelere de rastlanabiliyor, onun kitaplarının içinde.&lt;br /&gt;Türkçeye çevrilen ilk Sebald kitabının, yani Göçmenler’in arka kapağında şunlar yazıyor: ‘Avrupa’daki siyasal belirsizliğin etkisiyle yerlerinden yurtlarından edilen ve yeni vatanlarına uyum sağlamak, yeniden kök salmak zorunda bırakılan bu insanların sepya fotoğraflardan, bölük pörçük anıların sisleri arasından giderek uzaklaşan hayaletleri; okuru varoluş sorunu, zamanın göreceliği ve farkında olmadan iz bırakan küçük şeyler hakkında yeniden düşünmeye sevk ediyor.’(2) 50 yıl sonrasında, bugün de değişen bir şey yok aslında. İnsanlar, zorla yurtlarından ediliyor; zorla, istemedikleri bir hayatı kuruyor ve yaşamaya çalışıyorlar. Aynı hüzün ve burukluk, aynı Sebald’da olduğu gibi, hem yüzeyde, hem de derinde sürüp gidiyor. Göçmenler bittiğinde, büyük bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlarken, kendi geçmişinizin derinliklerinde de -muhakkak- bastırılmış buruk anıların olduğunu hatırlayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık Bir Belgesel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’larda çağdaş edebiyatın dahileri arasında gösterilen Winfred Georg Maximillian Sebald Almanya’nın hayli güneyindeki Wertach’da doğmuş. Bu ülkede ve İsviçre’de edebiyat okuyan yazar 1966’da İngiltere’nin Manchester şehrine geçmiş ve 2001’deki erken ölümüne kadar Norfolk’ta yaşamış. Kitaplarında enine boyuna anlattığı bu topraklar üzerindeki talihsiz bir trafik kazası, 14 Aralık 2001’de bu sıra dışı yazarın ölümüne neden olmuş. Göründüğü kadarıyla edebiyat eleştirmenleri, Sebald’dan tek bir kitap okunacaksa, bunun Austerlitz olması gerektiğinde hemfikirler. Aynı kişiler, onun, Bernhard, Borges, Nabokov ve Kafka ile aynı soydan sayılması gerektiğini de düşünüyorlar haklı olarak. Austerlitz, Türkçe’deki üçüncü Sebald kitabı (ikincisi ise Satürn’ün Halkaları idi).&lt;br /&gt;Paul Auster, Sebald ile Austerlitz aracılığıyla tanışmış olabilir belki de. Auster da Yahudi kökenli bir yazar ve kendi soyadını da içeren bir kitap ismi ona çekici gelmiş olabilir. Ama Austerlitz gerçekten de bir başyapıt. ‘Gerçeği hayalle harmanlayan, tarihle bugünü çakıştıran, estetiği bir an olsun elden bırakmayan olağanüstü bir belgesel.’(3) Kitapta Sebald olması çok muhtemel olan anlatıcı, 1967 yılında bir gün, Anvers (Antwerpen) tren istasyonunda kendisi gibi salonun mimari yapısıyla ilgilenen Jacques Austerlitz ile tanışır. Bu yıllara yayılacak olan buluşmaların ve uzun sohbetlerin başlangıcı olan gündür. Jacques Austerlitz, Nazilerden kaçabilsin diye asıl ailesi tarafından İngiltere’ye yollanmıştır ve gerçek isminin bu olduğunu ancak 15 yaşında öğrenebilecektir. Bu andan sonra hep geçmişinin peşinde olacak, ancak bu süreç hiç de kolay olmayacaktır. Kendi hayatının sayfalarını geriye doğru çevirdikçe, acı ve hüzün ters yönde ilerler. Bulanıklık azaldıkça melankoli keskinleşir; geçmişle bugün arasındaki uçurum büyür. Ve metne serpiştirilen fotoğraflar da okurun yolculuğundaki hayallerini zenginleştirir. ‘Beni fotoğrafçılık işinde en çok büyüleyen an ise, gerçekliğin gölgelerinin ışık verilen kağıtta tıpkı anılar gibi adeta hiç yoktan ortaya çıktığı an olmuştur, nitekim anılar da karanlığın arasından içimizde belirir ve onları kaçırmamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, banyo teknesinde fazla kalan resimler gibi hemen kararırlar.’ (4)&lt;br /&gt;Cynthia Ozick, The New Republic’te yayımlanan denemesinde ‘Yahudiler Almanya’ya olan aşklarına hiçbir zaman karşılık alamadılar – şimdiye kadar. Sebald trajik de olsa Yahudilere işte bu karşılığı verir, ancak bunun için çok geçtir,’ diyor ve yazısının sonuna ekliyor: ‘Başka hiçbir Alman bu hüzünlü öyküleri, yazarı Sebald’dan daha iyi anlayamaz.’ (5)&lt;br /&gt;Yahudi asıllı Amerikalı yazar Paul Auster’ın söz konusu söyleşisini aradım ve sonunda buldum. Yaklaşık on yıllık bir söyleşi bu: ‘Yeni keşiflerim arasında İngiltere’de yaşayan bir Alman var, Georg Sebald. İki kitabını okudum. Romanla meditasyon arası çok uyarıcı ve saf şeyler..’ diyen Auster’ın edebiyat eleştirmenleri tarafından Sebald’a benzetildiği oluyor bazen. Sebald Auster’dan üç yaş daha büyük. İngilizceye Vertigo diye çevrilen Schwindel.Gefühle isimli kitabını 1990’da yayımlamış; Auster’in ise 1994’te çıkmış olan Mr. Vertigo isimli bir kitabı var. Sebald’ın yaşarken Nobel Ödülü ile ismi anılmaya başlamıştı, ama ne yazık ki erken öldü. Auster ise ne mutlu ki hayatta ve çoğu zaman derinlerinde bir hüzünle yazmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Sebald bizlere, dünyada direnebilmenin yolunun hafızamızı korumaktan geçtiğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça:&lt;br /&gt;(1): Ayvaz, Emre. ‘Tarihin İktidarı, Hafızanın Muhalefeti’, kitap-lık 74, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004.&lt;br /&gt;(2): Sebald, W.G. Göçmenler. Çev. Natali Medina, İstanbul: İletişim Yayınları, 1999.&lt;br /&gt;(3): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.&lt;br /&gt;(4): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.&lt;br /&gt;(5): Ozick, Cynthia. ‘Ölümden Sonraki Mükemmellik’, kitap-lık 101, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.wikipedia.org/"&gt;http://www.wikipedia.org/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://calitreview.com/14"&gt;http://calitreview.com/14&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.guardian.co.uk/books/2004/feb/08/fiction.paulauster1"&gt;http://www.guardian.co.uk/books/2004/feb/08/fiction.paulauster1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;*Bu yazı Kitap-lık dergisinin Şubat 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-6985239490116928119?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/6985239490116928119/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=6985239490116928119' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6985239490116928119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6985239490116928119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2009/04/auster-paydas.html' title='&apos;Auster&apos; Paydası'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Sdph8ny50BI/AAAAAAAAAPk/JkMg4D1IVTY/s72-c/sebald.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-195430558550452688</id><published>2009-02-17T05:21:00.000-08:00</published><updated>2009-02-17T05:24:13.300-08:00</updated><title type='text'>Bir Sesin Öyküsü</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SZq6Z9nsYJI/AAAAAAAAAOU/gMrWFoRsr9g/s1600-h/Stuart_Staples_150695k.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5303756466382725266" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 310px; CURSOR: hand; HEIGHT: 310px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SZq6Z9nsYJI/AAAAAAAAAOU/gMrWFoRsr9g/s320/Stuart_Staples_150695k.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Tindersticks’in son albümünün son şarkısı ‘The Turns We Took’un son dizeleri şöyle: “Evimin bir yerindeki bir parça kağıtta / Bizim buraya kadar gelişimizin öyküsü var / Ve ben işte o çizgiyi izliyorum geriye doğru. / Hep o aynı çocuk, kendi gölgesinden korkan / Hep o aynı çocuk, beni baştan çıkaran, beni her şeyden soğutan...” O çocuk, yani Stuart Staples 43 yaşını doldurdu. İngilizce ‘crooner’ denilen sesiyle, İngiltere’nin 90’lı yıllardan beri en iyi bestecilerinden biri ve Tindersticks’in lideri olarak hayatını sürdürüyor ve şarkılarında geride bıraktıklarıyla hesaplaşıyor.&lt;br /&gt;Tindersticks’in beş yıl aradan sonra geçen yıl tekrar bir araya geldi ve uzun bir aradan sonra yeni bir albüm çıkardı: “The Hungry Saw.” Bu uzun arada solist Stuart Staples üst üste iki solo albüm çıkarmış ve bu çalışmalarda ona eşlik eden eski iki elemanı Neil Fraser ve David Boulter ile tekrar Tindersticks olarak bir araya gelmişti. Sözünü ettiğim hesaplaşma aslında yeni albümün ilk şarkısında başlıyor. İlk dizeler şöyle: “Ah, o günler, nereye gitti o günler / Eşiklerden kayıp gittiler / Yoksa buradalar mı hala? / Ah o günler, evlerimize kadar peşimizden gelirler.”&lt;br /&gt;Beş yıldır grubu özleyenler için “The Hungry Saw”, Tindersticks diskografisine eklenen, bir halka, ama daha çok bir cankurtaran simidi gibi. Çünkü albümde, beklenen Tindersticks klasiklerinin yanı sıra Staples’ın solo albümlerindeki dinginlik, sadelik ve hatta bir çeşit huzur da var. Elbette, şarkı sözlerine yakından bakıldığında yine melankoli, acı ve pişmanlık gibi duyguların ağırlıkta olduğu görülüyor ama grubun 90’lardaki albümleri gibi depresif değil “The Hungry Saw.” Flütten çelloya, klarnetten kemana birçok farklı enstrümanın kullanıldığı ve tam 16 müzisyenin yer aldığı albümdeki üflemeli çalgılarda, grubun kadim dostu Terry Edwards da var.&lt;br /&gt;Yeni Tindersticks şarkıları dinlemenin sevincine, grubu canlı izleme şansı da ekleniyor şimdi. Çok daha önce grubun İnternet sitesinde ilan ettiği gibi, 18 Şubat 2009’da Cemal Reşit Rey’deki sahnede Tindersticks olacak. Biri solo olmak üzere daha önce iki defa İstanbul’a gelmiş olsa da, CRR sahnesi grup için olunabilecek en iyi yer gibi görünüyor. Yaklaşık on yıl önce Hollanda’da, CRR sahnesine benzer bir salonda grubu izleme şansına sahip olmuştum. Bir festivalde, bir yandaki çadırda cambazlar gösteri yaparken, bir diğerinde ise Hanif Kureishi kendi romanlarından okurken, Tindersticks elemanları enstrümanları ve şarap bardaklarıyla sahneyi, ben de kırmızı kadife koltuklarda yerimi alıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın Öbür Ucunda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümün en güzel bestelerinden ‘The Other Side of the World’de Staurt Staples, çoğu zaman olduğu gibi yine uzaktaki sevgilisine sesleniyor: “Eğer seninle konuşabilseydim sevgilim / Söyleme fırsatını bulamadığım her şeyi söylerdim sana / Ah, nasıl da saklamıştın benden o gözyaşlarını / Sanki duymuyormuşum gibi / Çünkü tüm bu vahşetin içinde bile seni seviyorum / Tüm bu pisliğin içinde bile / Yaşadığımız en iyi zamanlarda da olduğu gibi seviyorum seni / Dünyanın öbür ucunda.”&lt;br /&gt;Staples’in müthiş güzel bir sesi var. Bu ses, Leonard Cohen’inki, Nick Cave’inki ya da Dylan’inki gibi kendini özleten bir ses. Bu sesin müptelası olunabiliyor, ki iptila hem güzel hem de zor. Bu ses ruhumuzun ve bedenimizin kırılgan yerlerini sarmalayabiliyor. “Müzik ise ne olduğunu bilen bir çizgide ilerliyor ve hayatımıza eşlik eden çok temel bir duyguyu ete kemiğe büründürüyor. Bu duyguya, yani hüzne olan aşinalığımızı artırıyor.”&lt;br /&gt;Adamımız Stuart Staples’ın ilk grubu Asphalt Ribbons’dı ama müzik dünyası onu Tindersticks ile tanıdı. Bilindiği gibi, tam bir ‘grup müziği’ yapıyor(du) Tindersticks ve müzik dünyasındaki yeri benzersiz(di). Verilen aradan sonra, Tindersticks yine sevenleriyle birlikte ve Nottinghamlı olsa da Fransa’da küçük bir kasabada hayatını sürdüren Staples ve arkadaşları dünyanın öbür ucuna gitmiyor belki ama, yine İstanbul’a geliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-195430558550452688?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/195430558550452688/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=195430558550452688' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/195430558550452688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/195430558550452688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2009/02/bir-sesin-oykusu.html' title='Bir Sesin Öyküsü'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SZq6Z9nsYJI/AAAAAAAAAOU/gMrWFoRsr9g/s72-c/Stuart_Staples_150695k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-3918323936206297081</id><published>2009-01-10T01:40:00.000-08:00</published><updated>2009-12-18T01:42:26.792-08:00</updated><title type='text'>2008'de Müzik</title><content type='html'>Dinlediğim 2008 tarihli albümler arasında en sevdiklerim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı:&lt;br /&gt;1. Marc Ribot’s Ceramic Dog / Party Intellectuals&lt;br /&gt;2. Evangelista / Hello, Voyager&lt;br /&gt;3. Arve Henriksen / Cartography&lt;br /&gt;4. Jonathan Richman / Her Beauty is Raw&lt;br /&gt;5. Lambchop / Ohio&lt;br /&gt;6. Bohren und der Club of Gore / Dolores&lt;br /&gt;7. Calexico / Carried to Dust&lt;br /&gt;8. Portishead / Third&lt;br /&gt;9. R.E.M. / Accelerate&lt;br /&gt;10. Nick Cave and the Bad Seeds / Dig, Lazarus, Dig&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli:&lt;br /&gt;1. Kırıka / Kaba Saz&lt;br /&gt;2. Replikas / Zerre&lt;br /&gt;3. Islak Köpek / Islak Köpek&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-3918323936206297081?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/3918323936206297081/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=3918323936206297081' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3918323936206297081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3918323936206297081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2008/01/2008de-muzik.html' title='2008&apos;de Müzik'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-1700451601679137463</id><published>2008-12-30T11:16:00.000-08:00</published><updated>2008-12-30T11:20:02.145-08:00</updated><title type='text'>Şapkanın Sıcaklığı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SVp0Ndsx9VI/AAAAAAAAAN4/2LbbkwtoMFI/s1600-h/fronline1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5285664887332271442" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SVp0Ndsx9VI/AAAAAAAAAN4/2LbbkwtoMFI/s320/fronline1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bilindiği gibi 5 ve 6 Ağustos 2008 tarihlerinde Leonard Cohen ilk defa İstanbul’da olacak ve iki gece üst üste konser verecekti, ama olmadı. Her nedense olmadı. Bunun üzerine ben, Kaliforniya’daki Zen manastırından çıkmış olan ve uzun bir aradan sonra turne yapan ozanı, Avrupa’da bir yerlerde yakalayıp görebilmek için fırsat kollamaya başladım. Tarih itibariyle Almanya konserleri uygun görünüyordu. Frankfurt Kitap Fuarı ile kesişemese de, 29 Ekim’deki konseri gözüme kestirdim ve 1,5 ay öncesinden -ve görünüşe göre bir hayli arka sıralardan- biletimi aldım.&lt;br /&gt;28 Ekim sabahı Frankfurt’a indiğimde, şehirde bir süredir iyi giden hava bozmuştu; soğuktu ve hafif yağmur vardı. Günü gezerek geçirirken konserin afişine sadece bir defa rastladım, o da kuytu bir duvarın dibinde… Biletler çoktan bitmiş olmalı, diye düşündüm. Ertesi günün akşamı daha da soğuk bir hava vardı. Frankfurt gökdelenlerinin, kulelerinin, özellikle de Commerzbank’ın tepesi daha da soğuk olmalıydı.&lt;br /&gt;Kaldığım yerden, konserin olacağı Frankfurter Festhalle metroyla uzak değildi. Kitap Fuarı’nın da yapıldığı alan içinde bulunan kubbeli Festhalle, benim gördüğüm, oturularak seyre uygun en büyük kapalı salondu. Metrodan inip, sadece bir yürüyen merdivenle salonun girişine geldik. Berlin ve Frankfurt’ta dönüşümlü olarak yaşamak durumunda olan eski bir arkadaşımla beraber görecektim Leonard Cohen’i.&lt;br /&gt;Bira olarak ‘fıçı’ Beck’s vardı fuayede; ayrıca yaş ortalaması 40-45 olan, sakin ama konuşkan bir kalabalık, hafif yiyecekler ve Cohen’in turne tişörtlerinin satıldığı çok büyük olmayan bir tezgah. Sigara içmek için ise üşütmeyi göze almak gerekiyordu.&lt;br /&gt;Yerimiz çok arkalardaydı ama salon tamamen doluydu. Sadece beş dakika gecikmeyle Cohen ve grubu sahneye çıktığında, kendi adıma unutulmayacak bir anın bilincinde olarak, daha fazla şeyi ‘kaydedebilmek’ için beyhude zorluyordum belleğimi. Nelerin orada kalacağına ben karar veremeyecektim.&lt;br /&gt;‘Dance Me to the End of Love’, ilk şarkıydı. O ses, canlı olarak tam karşımızdan -biraz uzaktan- duyulmaktaydı. Kalabalık grubu, şapkası, koyu renkli takımı, hafif kambur duruşu, alçakgönüllülüğü ve dev ekrandan görebildiğim kadarıyla ışıltılı yüzüyle Bay Leonard Cohen sahnedeydi. Ne olduğunu bile anlayamadan şarkı bitti ve hemen ‘The Future’ başladı. Ozan o kadar ağır konuşuyordu ki: “Batı’nın eski şifresi çözülecek ve özel hayatın aniden infilak edecek... Geleceği gördüm, kardeşim: Gelecek cinayet.” Sonrasında, “aşka bir çare olmadığını” da canlı olarak duyabilmek mümkün oldu. Ozanın ‘sahnesi’ne de tanık olmaya başlamıştık. Diz çöktü, eğildi, büküldü; saksofon soloda ise şapkasını çıkardı ve kalbinin üstüne koydu; müzisyeninin yanına gitti, onu solo bitene kadar dinledi ve içtenlikle selamladı sonrasında. Bu jest, konser boyunca her solo performans sonrasında tekrarlanacaktı.&lt;br /&gt;Yunan adası Hydra’da yazdığı birçok şarkıdan biri olan ‘Bird on the Wire’ başladığında salondakiler kendi karanlıklarının sıcak kucağındaydılar artık. Oysa şiirde “Yalnızım her zaman / Yüreğim buz gibi” diyordu ozan. ‘Everybody Knows’, ‘In My Secret Life’ ve ‘Who By Fire’ ard arda geldiler. Sonuncunun girişindeki flamenko gitara arp ve buzuki de eklendi. ‘Secret Life’ı ise vokalist Sharon Robinson söyledi. Yedinci şarkının sonunda, “14 yıl önce buradaydım” dedi Cohen. “O zamanlar ancak 60’ındaydım. Çılgın bir düş gören çocuk gibi... Sonra çok Prozac aldım ve inanmaya çalıştım.” Seyirci uğuldadı, gözler belki biraz daha kısıldı. ‘Heart With No Companion’ ve ‘Hey, That’s No Way to Say Goodbye’ın ardından ‘Anthem’ ile tam üç saat on dakika sürecek gecenin ilk bölümü kapandı: “Her şeyde bir çatlak vardır, ki ışık da oradan girer içeri.”&lt;br /&gt;Şanslıydık. Menajeri tarafından dolandırılması yüzünden, uzun bir aradan sonra Litvanya kökenli Kanadalı yaşlı Yahudi Leonard yine uzun bir turnedeydi. En sevilen şarkılarından ‘Tower of Song’ ile başladı gecenin ikinci yarısı. On dakikalık arada, yaş ortalamasının sandığımdan da yüksek olduğunu gördüm. Ara biterken ön sıralara gidip bekleştik ve ikinci sırada boşalan birkaç yer dolmayınca, Leonard Cohen’i çok yakından görme şansına da sahip olacağımız kesinleşti. ‘Suzanne’ başlayınca kalabalık yine uğuldadı ve sayısız “teşekkür” duyuldu. Artık Cohen’in ‘kalan her şeyi’ çalacağından herkes emindi. ‘Gypsy Wife’, ‘The Partisan’ ve ‘Boogie Street’ sıralandılar. Üç kadın; iki kızkardeş ‘melek’ ve Sharon Robinson vokalist olarak sahnenin sağındaydılar. İki defa takdim edildiler; özellikle Robinson’ı selamlarken Cohen’in ses tonunda minnet duygusu hissedilebiliyordu. Gitaristine de “Master of Arpeggio” diye seslendi. Bunlar, övgülerinden pek azıydı. ‘Hallelujah’ başladığında artık herkes ayaktaydı ve topluca söylenen şarkı, gecenin tamamının zaten bir ayin olduğu duygusunu yerleştirdi içimize. Sonrasında, “Bu benim A.B.D.’ye aşk mektubum”, dedi Cohen ve ‘Democracy’yi söyledi. ‘I’m Your Man’de yine eğilip büküldü. Diz çöktü ve zaten alnının çoğunu kapayan şapkasını iyice indirdi. Ama mutlu görünüyordu. Tüm sahiplenişiyle ve içtenliğiyle söylüyordu şarkılarını.&lt;br /&gt;‘Take This Waltz’ da bittiğinde veda zamanı gelmiş gibiydi görünüşte; ama herkes tekrar sahneye döneceklerinden emindi. ‘First We Take Manhattan’ı duymayı çok istiyordum şahsen: Frankfurt am Mainhattan. ‘Famous Blue Raincoat’ ise çok zor diyordum içimden... Bis, dünyanın en güzel ayrılık şarkılarından ‘So Long Marianne’ ile başladı, ‘Manhattan’ ile devam etti ve ‘Raincoat’ ile bitti. “Sincerely, L. Cohen...” ve ortalık masmaviydi.&lt;br /&gt;Nezaketle defalarca takdim ettiği, kalbine koyduğu şapkasıyla durup selamladığı muhteşem ekibiyle Cohen, toplamda dördüncü kez sahneye geldiğinde, çalınacak herhangi bir nota, duyulacak herhangi bir dize bile tatmin duygusunu doruğa çıkartacaktı. Ozan, ‘If It Be Your Will’i müziksiz olarak okudu, sonra da kadın melekler şarkıyı söylediler. Artık gece bitmiş olmalıydı ki ‘Closing Time’ başladı. Bu neşeli şarkıyla kapanış vakti gelmişti.&lt;br /&gt;Hayır gelmemişti. Yoğun alkıştan sonra yine geri geldiler ve ‘I Tried to Leave You’ başladı. Herkes gülümsedi bunun üzerine; incelikten ve mutluluktan gülümsedi. Büyük ozan bizi bırakamıyordu ve sahne önü bile, Alman disiplinine rağmen dolmuştu.&lt;br /&gt;Son şarkı ise ‘I Tried to Leave You’ değil, ‘Whither Thou Goest’di. Gidiyordu Cohen, belki bir daha asla görüşememek üzere. “I Hope You’re Satisfied” diye başladı son sözüne. “Orada gülümsememiz için çabalayan birisi” vardı ve elbette ki herkes fazlasıyla tatmin olmuş, her şeyi unutmuştu. “Yıllardır varlığınızla bana destek veriniz. Şarkılarımı dinlediniz, sevdiniz. Bu bir ozanın başına gelebilecek en iyi şey. Hava soğuk. Sakın üşütmeyin, annenizin sözünü dinleyin, Volkswagen kadar mutlu olun. Tanrı sizi korusun” diyerek ve yan yan zıplayarak sahneden çıktı Leonard Cohen. Bir yandan da şapkasını tutuyordu.&lt;br /&gt;Hep birlikte Commerzbank gökdeleninden daha da yukarıdaydık ve içimiz sıcaktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-1700451601679137463?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/1700451601679137463/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=1700451601679137463' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1700451601679137463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1700451601679137463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2008/12/apkann-scakl.html' title='Şapkanın Sıcaklığı'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SVp0Ndsx9VI/AAAAAAAAAN4/2LbbkwtoMFI/s72-c/fronline1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-4851676718265324794</id><published>2008-11-08T05:46:00.000-08:00</published><updated>2008-11-08T05:48:59.737-08:00</updated><title type='text'>Literature &amp; Music Conference: November 7th, 2008, İstanbul University Conference Hall: Plenary Speech</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SRWYgIEunBI/AAAAAAAAANw/iL3n0JRYpzc/s1600-h/clip_image002.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5266283016970214418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SRWYgIEunBI/AAAAAAAAANw/iL3n0JRYpzc/s320/clip_image002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-4851676718265324794?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/4851676718265324794/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=4851676718265324794' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4851676718265324794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4851676718265324794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2008/11/literature-music-conference-november.html' title='Literature &amp; Music Conference: November 7th, 2008, İstanbul University Conference Hall: Plenary Speech'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SRWYgIEunBI/AAAAAAAAANw/iL3n0JRYpzc/s72-c/clip_image002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-8575236228562690373</id><published>2008-10-13T00:09:00.000-07:00</published><updated>2008-10-13T00:15:04.947-07:00</updated><title type='text'>Vampir Uyandırılıyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SPL0651x0NI/AAAAAAAAAJs/VSwH_yuz-qc/s1600-h/JeanHerv%25C3%25A9P%25C3%25A9ron_April2007.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5256533007890763986" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SPL0651x0NI/AAAAAAAAAJs/VSwH_yuz-qc/s320/JeanHerv%25C3%25A9P%25C3%25A9ron_April2007.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Nosferatu, bilindiği gibi, korku sinemasının en önemli klasiklerinden bir tanesi. Önemli, çünkü 1921 gibi çok erken bir tarihte çekilmiş ve bugüne dek korku sinemasını derinden etkilemeye devam etmiş. İlk vampir filmi olan Nosferatu öte yandan bir edebiyat uyarlaması. Bram Stoker’ın 1897 tarihli romanı Dracula, 1921’de ekspresyonist Alman yönetmen Friedrich Wilhelm Murnau tarafından sinemaya uyarlanmış, ancak telif hakları ödenmediğinden, büyük ilgi görmesine rağmen film imha edilmiş, ama sonradan bir kopyası bulunarak -neyse ki- yeniden dolaşıma girmiş. Sonraki yıllar boyunca da Nosferatu tekrar tekrar, farklı yönetmenler ve oyuncularla çekilmiş ve ‘müziklendirilmiş’.&lt;br /&gt;Alt başlığı ‘Bir Dehşet Senfonisi’ olan Nosferatu sessiz, siyah-beyaz ve 94 dakika uzunluğunda bir film ve bu filme 13 Ekim tarihinde İstanbul’da canlı olarak müzik yapılacak. Efsanevi Alman krautrock grubu Faust, bu tarihte, beyaz perdede Nosferatu filmi gösterilirken sahnede müzik çalacak. Aslında Faust’un bunu daha önce yapmışlığı var. 1998 yılında çıkardığı Faust Wakes Nosferatu’da vampir zaten uyandırılmıştı. Şimdi bu albüm bütünüyle canlı olarak tekrar çalınacak ve Nosferatu yine korku salacak.&lt;br /&gt;Başta Faust olmak üzere Amon Düül, Can ve Kraftwerk gibi Alman toplulukların yarattığı ve sürüklediği krautrock türü 1960’ların sonlarından itibaren büyük ilgi görüyor ve birçok genç grubu etkiliyor. Kraut sözcüğünün Almancada bitki, lahana ya da tütün gibi farklı anlamları var; Faust ise Goethe’nin ünlü eseri olmasının yanı sıra yumruk anlamına geliyor. Faust efsanesi ise 1971’de Hamburg yakınlarındaki Wümme’de, elden geçirilerek stüdyoya dönüştürülen eski bir okul binasında başlıyor. Gazeteci ve prodüktör Uwe Nettelbeck’in kurduğu grup, doğaçlamaya dayanan özgür rock yapmak üzere toplanıyor ve kısa sürede ilgi görüyor. Krautrock üzerine bir kitabı olan müzisyen Julian Cope, burada Faust’un müziği için ‘sanki paralel bir evrenden geliyordu, ama çok eski bir radyodan duyuluyor gibiydi,’ diye yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimci ve Endüstriyel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faust, yaptığı ilk basın açıklamasında ‘Mayıs 1968’ın ruhuna bağlıyız’ diye konuşuyordu. Endüstriyel müziğin öncülerinden de sayılan grup, sahnede yalnızca müzik aletleri kullanmadı; demir testeresi, balyoz, çekiç, çimento mikseri gibi aletlerin çıkardığı seslerden de yararlandı, televizyonları parçaladı, hatta dinamit de patlattı. Tabii grubun bu tür eylemlerdeki amacı ‘şov yapmak’ değildi. Nedenleri sorgulanacak olursa, başkaldırının ve devrimin gerçekleşmesinde yıkımın önemli olduğunun vurgulanması gerekir.&lt;br /&gt;‘Sanat teröristi’ Faust 1975’te ortalıktan kayboldu ama -yine neyse ki- 1990’da tekrar ortaya çıktı ve albümler yayımlamayı sürdürdü. 1998 yılında grup Faust Wakes Nosferatu ismiyle çıkardığı albümde Murnau’nun filmi için müzik yaptı. 70’lerde yaptığı albümler kadar başarılı bulunmasa da, ambient ve minimalist yaklaşımlardan gürültülü, kakofonik rock’a uzanan bu albümün, grubun kariyerinde özel bir yeri var. Üstelik Nosferatu’nun çekildiği Wismar şehri Almanya’nın kuzey sahilinde ve Hamburg’dan sadece 120 kilometre uzakta. Öyle görünüyor ki Faust grubunun, vampir Nosferatu’nun ruhunu koklamak için çok yol yapması gerekmemiş.&lt;br /&gt;Türk-Alman Kültür Esintileri çerçevesinde vampir Nosferatu, İstanbul’da 13 Ekim 2008 gecesinde garajistanbul’da uyandırılacak. Bir gözünüz açık olsun…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-8575236228562690373?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/8575236228562690373/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=8575236228562690373' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8575236228562690373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8575236228562690373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2008/10/vampir-uyandrlyor.html' title='Vampir Uyandırılıyor'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SPL0651x0NI/AAAAAAAAAJs/VSwH_yuz-qc/s72-c/JeanHerv%25C3%25A9P%25C3%25A9ron_April2007.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-7189099411858494151</id><published>2008-09-16T01:20:00.000-07:00</published><updated>2008-09-16T01:25:21.031-07:00</updated><title type='text'>Kafa Yapıcı İzmir Havası</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SM9tXF_SYhI/AAAAAAAAAJk/vpNIv_jrMnU/s1600-h/kirika1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5246532334421959186" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SM9tXF_SYhI/AAAAAAAAAJk/vpNIv_jrMnU/s320/kirika1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Ünlü Yunan şair Yorgo Seferis, İzmir doğumluydu. Yüzyılın tam başında, 1900 yılında doğmuştu. 1922’de Yunanlıların İzmir’den bozguna uğrayarak ayrılmaları ve evinin bir anda ‘öteki’ kıyıda kalması genç şairi çok etkileyecek, şair ancak 28 yıl sonra tekrar memleketinde, İzmir’de olabilecekti. “Cumartesi, 1 Temmuz 1950. Hava kararırken yaklaşıyoruz İzmir’e. Bu meltem, kırların bu görünüşü ve bitkilerin kokusu: hepsi böylesine bildik.”Çok özel, ama hüzünlü bir buluşma...&lt;br /&gt;Kırıka’nın yeni ve ilk albümü “Kaba Saz”da, Seferis’in yıllar sürmüş olan hasretine tercüman olabilecek bir şarkı var. ‘Sonbahar’da İzmir’e Özlem’de, şair Mustafa Kamil Gök “Titretiyor içimi yıllar var ki özlemin / Rüyalarımı süsler mavi gözlü körfezin / Çiğdemlidir dağların / Mor sümbüllü bağların” diye sesleniyor bu şarkıda.&lt;br /&gt;Kırıka, benim ismini iki-üç yıl önce Karaburun Şenliği’nde duyduğum bir topluluk ama geçmişleri bu kadar kısa değil. İstanbul Blues Kumpanyası’ndan da hatırlanabilecek müzisyen Salih Nazım Peker’in öncülüğündeki Kırıka (feat. Sarp Keskiner) ilk albümünü kısa süre önce çıkardı. “Kaba Saz” albümünde bas gitarı Hasan Devrim Kınlı, davulu Replikas ve başka projeleriyle tanınan Orçun Baştürk, trombon ve neyi ise Murat Ferhat Yegül çalıyor. Katkıda bulunan müzisyenlerin sayısı da az değil.&lt;br /&gt;Kırıka, kısaca İzmir havaları çalıyor ve bunu büyük bir keyif ve samimiyetle yapıyor. Aralarda Batı müziğinin de iyi özümsendiğini gösteren dokunuşlar, yürüyüşler ve melodiler var. Bazen folk, bazen rock, bazen de caz duyuluyor albümde; ama esas olarak “of”lu, “aman”lı, nefesli, efeli İzmir havaları... Belki biraz uzun bir alıntı olacak ama Salih Nazım, yaptıkları müzik hakkında şunları söylüyor: “Esin kaynaklarımız, 19. yüzyılda ortaya çıkan ve 20. yüzyılın ortalarına dek yaşayan Osmanlı popüler şehir musikisidir. Biz buna şehirli halk müziği de diyebiliriz. Meyhane şarkıları, eğlenceli fasıllar, karagöz müzikleri ve şehir türküleri... Form olarak da çiftetelli, karşılama, sirto, kasap havası... Hatta geç Osmanlı döneminin kanto macerasını da düşünürsek tango ve vals de eklenebilir. İşte bu noktada Osmanlı popüler şehir musikisinin bir devamı olarak başlayan, ama daha sonra kendi özgün yolunda oldukça derinleşmiş bir müzik tarzı olarak Yunanistan’ın rebetiko-laiko şarkı geleneği bize yol gösterici olmuştur. Komşumuz Yunanistan’da zeibekiko adıyla anılan zeybek, bizde olduğunun aksine sadece folklora hapsedilmemiş, popüler şarkıların da modern bir formu olarak kullanılmış ve modern hayatta tekrar tedavüle girmiştir.”&lt;br /&gt;Salih Nazım’ın vokal yapıp, bağlama, cura, elektro saz, cümbüş, lavta, ve buzuki çaldığı albümü ‘Dokumacı Örümcek’ şarkısı harekete geçiriyor. Rock arpejlerini anımsatan girişiyle ‘Kaba Saz’ bittiğinde, hele bir de kalbinizin bir köşesinde İzmir varsa, içiniz ışıldayacaktır. Rembetiko’ya yakın ‘Dert Gemisi,’ acılı ‘İspirtocu Saim’, sarhoş ‘Bir Sır Var Gülüşünde’; hepsi keyifli, sıcak besteler. Tanburi Cemil Bey’in ‘Rast Zeybek’inin yanı sıra albümde trombonlu ve hüzünlü bir tango da var: ‘Yıllar Geçti.’&lt;br /&gt;Doğduğu şehirden koparılmak İzmirli şair Seferis’in sanatını hayatı boyunca etkilediği âşikar: “Sazlar ve kamışlar olan o öteki kıyıda, / Kumsallarında, susamış kürekçiler için / Su bulunan adalar.” Seferis hayatta olsaydı, Kırıka’nın müziğiyle bir an için özlemini dindirebilirdi belki.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-7189099411858494151?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/7189099411858494151/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=7189099411858494151' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7189099411858494151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7189099411858494151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2008/09/kafa-yapc-izmir-havas.html' title='Kafa Yapıcı İzmir Havası'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/SM9tXF_SYhI/AAAAAAAAAJk/vpNIv_jrMnU/s72-c/kirika1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-1739572003264715187</id><published>2008-03-17T11:29:00.000-07:00</published><updated>2008-03-18T11:32:51.065-07:00</updated><title type='text'>Porto*</title><content type='html'>Serinlemeye başlamamış hava&lt;br /&gt;Cadde geniş, boş, kaldırım geniş&lt;br /&gt;Gerisindeki barların sandalyeleri&lt;br /&gt;Gölgede, çoğu boş, birkaç şişe masalarda&lt;br /&gt;Daha geride tepeler koyu yeşil&lt;br /&gt;Gerimde kalmış beton iskele&lt;br /&gt;Ağlarını toplayıp yanaşmış iki tekne&lt;br /&gt;Yeşil-kırmızı bir sancak ikisinde de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen, az ilerde, dar bir taşın üstünde&lt;br /&gt;Oturmuşsun denize dönük, dizlerin bitişik&lt;br /&gt;Bir yanın güneşte&lt;br /&gt;Yüzünü yandan görebiliyorum&lt;br /&gt;Dingin bir ifade, tanıyabildiğimce&lt;br /&gt;Mutlusun, ellerin çenende bekliyorsun&lt;br /&gt;Orada, ben güneşte kalan sırtım&lt;br /&gt;Yarını olmayan bir sonsuzluk&lt;br /&gt;Hissiyle, görüyorum güzelliğini&lt;br /&gt;Neden bilmiyorum orada&lt;br /&gt;Senden biraz geride&lt;br /&gt;İskeleden az ötede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra dönüyorsun bana doğru&lt;br /&gt;Kısık gözlerine gölge yapıp elini&lt;br /&gt;Gülümsüyorsun belli belirsiz&lt;br /&gt;Hiç acelen yokmuş gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş var,&lt;br /&gt;Cadde geniş,&lt;br /&gt;Ağlar toplu,&lt;br /&gt;Serinlemeye başlamamış hava.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu şiir &lt;em&gt;Mahfil&lt;/em&gt;'in 6. sayısında yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-1739572003264715187?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/1739572003264715187/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=1739572003264715187' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1739572003264715187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1739572003264715187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2008/03/porto.html' title='Porto*'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-306973550128450683</id><published>2008-01-10T11:34:00.000-08:00</published><updated>2008-03-18T11:36:03.267-07:00</updated><title type='text'>2007'de Müzik</title><content type='html'>Dinlediğim 2007 tarihli albümler arasında en sevdiklerim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Robert Wyatt / Comicopera&lt;br /&gt;2. Battles / Mirrored&lt;br /&gt;3. Thurston Moore / Trees Outside The Academy&lt;br /&gt;4. Shellac / Excellent Italian Greyhound&lt;br /&gt;5. Vic Chesnutt / North Star Deserter&lt;br /&gt;6. Liars / Liars&lt;br /&gt;7. Grinderman / Grinderman&lt;br /&gt;8. Bjork / Volta&lt;br /&gt;9. Young Gods / Super Ready/Fragmente&lt;br /&gt;10. PJ Harvey / White Chalk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-306973550128450683?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/306973550128450683/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=306973550128450683' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/306973550128450683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/306973550128450683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2008/01/2007de-mzik.html' title='2007&apos;de Müzik'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-8557792470469787461</id><published>2007-10-24T12:40:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T04:40:44.600-08:00</updated><title type='text'>Olduğun Gibi Derin</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rx-hWf7b8BI/AAAAAAAAAFs/rQ7MMXNymTs/s1600-h/Robert_Wyatt.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rx-hWf7b8BI/AAAAAAAAAFs/rQ7MMXNymTs/s320/Robert_Wyatt.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5124992308870901778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Dünyanın en hüzün verici sesi” bir kez daha duyuluyor. “Eğer hâlâ oradaysan, beni duyabiliyorsan, hazır durumda ol / Daha olacağı var, aramaya başlama, hazır durumda ol” diyerek, son derece hüzünlü bir vokal melodisiyle duyuruyor kendini o ses. O ses, Robert Wyatt’ın sesi. Yine, iyi bir albümün birikebilmesi için gereken süreyi geride bıraktıktan sonra; olayları, durgunlukları, duyguları ve bu duyguların tortularını biriktirdikten sonra Wyatt’ın sesi duyuluyor yine. Bu sesin bu kez nasıl çıkacağını merak ve aynı zamanda tahmin de edenler, bekledikleri tonda duyabiliyorlar o sesi yine.&lt;br /&gt;İngiltere’nin güneyindeki Canterbury bölgesi müzik tarihi adına en verimli topraklardan sayılıyor. Özellikle ‘progressive’ denilen türde Wilde Flowers, Caravan ya da Kevin Ayers gibi birçok müzisyen ya da topluluk her nedense bu bölgeden dünyaya açılmış, açılıyor. Bir zamanlar Robert Wyatt’ın davulcusu olduğu ve ismini William Burroughs’un aynı adlı romanından alan Soft Machine de Canterbury’de kurulmuş yıllar önce. 1970’te “The End of an Ear” isimli deneysel bir solo plak yapan, The Matching Mole grubuyla yoluna devam eden, 1973’te halen karısı, yol arkadaşı, şair ve ressam olan Alfreda ‘Alfie’ Benge ile evlenen Wyatt, bilindiği gibi aynı yıl bir partide dördüncü kattan düşüyor ve ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkûm oluyor.&lt;br /&gt;Birbirinden güzel solo plaklarla müzik yapmayı sürdüren bilge müzisyen Robert Wyatt, son albümü “Cuckooland”in ardından beş yıl süren bir sessizlikten sonra yeni albümü “Comicopera” ile sesini duyuruyor. Bir önceki albüm iki bölüme ayrılmıştı. Albümün tam ortasında, durmak, soluklanmak, eğer gerekseydi plağın öbür yüzünü çevirmeye yetecek kadar bir boşluk vardı. Sonrasında öbür yüzün şarkıları başlıyordu. Bu yeni albüm ise üç bölüme ayrılmış. Üç perdeye... Birinci perdeye ‘Lost in Noise’, ikinciye ‘The Here and The Now’, üçüncü ve son perdeye ise ‘Away with The Fairies’ ismi verilmiş. Uzaktan bakılınca karanlık ve hüzünlü bir ilk perdeden, sonrasında dağılan bulutlardan ve daha huzurlu bir ikinci perdeden, sonda ise gökyüzünün gerçek rengini bilmek ama görememekten bahsedilebilir. Derinde -çok da derinde değil- Wyatt’ın her zaman temiz tuttuğu politik zemin var. Onun müziği, bir kez daha, insanı içine çekebilecek güce fazlasıyla sahip. &lt;br /&gt;Gerçekçi olmak yanında ümidi de taşımalıdır ama gerçekçi olan için kötümser olmamak zordur. Robert Wyatt da böyle bir pencereden bakıyor dünyaya. Yeni albümün müzikal yapısı Wyatt’ın kendine has çizgisinde. Açılışta bir Anja Garbarek bestesi var: ‘Stay Tuned’. Melodik ve hüzünlü aşk parçalarının ardından ikinci perde daha aydınlık. Yapı bakımından üç perdelik bir opera olarak görünmesine rağmen, bir grup olarak stüdyoda birlikte kaydedilen albümün havası bir öncekine nazaran daha sıcak. Grup derken, müzisyenin albümlerinde ona hep eşlik eden eski arkadaşları Brian Eno, Paul Weller ve Phil Manzanera gibi dev isimlerden söz ediyoruz. Anlatıcısının zaman zaman değiştiği öyküde, ikinci perdenin sonunda bombalama eylemi gerçekleşiyor ve burada, albümdeki son İngilizce cümle kuruluyor: “Sonsuz nefretini kalbime ektin.” Robert Wyatt, “Bunun sebebi lanet olası savaş,” diyor. “Son perdede yüzümü dünyaya dönüyor ve bir anlam arıyorum. Devrim mi, din mi, artık her ne ise...” Eski Yunan’da komedi ve trajedi birbirine zıt kavramlar olsa da bunun sebebi, trajedinin tanrılar ve kader, komedinin ise insanoğlunun zayıf yanları hakkında olması yüzündendi. Robert Wyatt yeni albümünde bunun altını çiziyor. Bu protesto sonucunda üçüncü perde İtalyanca ve İspanyolca söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rx-ijv7b8DI/AAAAAAAAAF8/vAYahgh5CZY/s1600-h/j07069utdmf.jpeg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rx-ijv7b8DI/AAAAAAAAAF8/vAYahgh5CZY/s320/j07069utdmf.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5124993636015796274" /&gt;&lt;/a&gt;Bu son perdede İspanyol Lorca’nın şiiri, İtalyan rock grubu CCCP ve kapanışta da Kübalı müzisyen Carlos Puebla’nın ünlü ‘Hasta Siempre’sinin bir yorumu var. Evet; Arjantin doğumlu efsane devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara için yazılmış olan o muhteşem şarkı... Bilmiyorum kaç kişi farkında ama “Comicopera” albümünün İngiltere’deki çıkış tarihi 9 Ekim. Bu tarih, Che’nin 40. ölüm yıldönümüyle aynı. Bir zamanlar ülkesindeki muhafazakâr hükümetin karmasarlığıyla yedi yıl boyunca sessiz kalıp ancak 1997’de “Shleep”i çıkaran bilge müzisyen, bu kez Che’nin 40. yılı anısına konuşuyor sanki.&lt;br /&gt;Robert Wyatt’ın müziği ancak onun içinden kopup gelirse bizlere ulaşabiliyor. Yani, önce onun buna ihtiyaç duyması gerekiyor; sonrasında biz onun sesini ve müziğini duyabiliyoruz ancak. Psychedelia’yı sıcak insan dokunuşuyla, cazı politikayla, doğu ezgilerini acıyla, derin hüznü ince mizah duygusu ve ümitle, hümanizmi öfkeyle bir araya getirebilen usta müzisyen Wyatt, dünyanın sanatla atan kalbinin görünmez damarlarından birisi. Onun pencereleri dünyanın bütün toplumlarına açılıyor. Etnik kökeni ne olursa olsun, dünyadaki her birey, kendi acısını dile getirebilmek adına onun müziğini seçebilir, ona işaret edebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-8557792470469787461?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/8557792470469787461/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=8557792470469787461' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8557792470469787461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8557792470469787461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/10/olduun-gibi-derin.html' title='Olduğun Gibi Derin'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rx-hWf7b8BI/AAAAAAAAAFs/rQ7MMXNymTs/s72-c/Robert_Wyatt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-5064872925435885816</id><published>2007-10-09T09:33:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T04:40:45.259-08:00</updated><title type='text'>Fotoğraftaki Masal</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rwuvdf7b8AI/AAAAAAAAAFk/qTAbeZts7qg/s1600-h/ads%C4%B1z.bmp"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rwuvdf7b8AI/AAAAAAAAAFk/qTAbeZts7qg/s320/ads%C4%B1z.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5119378322758561794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hollandalı ressam ve baskı ustası Rembrandt van Rijn’ın geçen yıl 400. doğum yılı kutlandı. Etkinliklerden ve sergilerden Türkiye de payını aldı ve dünya gözüyle Rembrandt’ın bazı eserlerini görebilme fırsatına sahip olduk. Ressamın en tanınan tablolarından olmasa da, 1632 tarihli “Profesör Tulp’un Anatomi Dersi”, bundan tam 40 yıl önce çekilmiş olan bir fotoğrafla yan yana geldiğinde ilginç bir benzerlik oluşturarak insanı şaşırtabiliyor.&lt;br /&gt;Yazar ve sanat eleştirmeni John Berger, 40 yıl önce vurularak öldürülen devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara’nın ölümünün ardından yazdığı yazıda, Rembrandt’ın söz konusu resmi ve Che’nin Vallegrande köyündeki ölümünün ardından ‘sergilenirken’ çekilmiş olan fotoğrafı arasındaki ilginç benzerliğe dikkat çekerken, bir yandan da aslında bunun şaşılacak bir şey olmadığının altını çiziyor. Çünkü her ikisi de bir ölüyü temsil ediyor ve nesnel olarak inceleme yapılırken çekilmiş ya da resmedilmiş. Berger, önemli olanın, fotoğrafın temsil ettiğinden çok, dünyanın durumuna katlanamayarak kendi yolunu çizen Che Guevara’nın tasarlanarak seçilmiş ölümü olduğunu söylüyor. “Tasarlanan ölümü, ona, dünyayı değiştirmenin zorunluluğunu gösterdi. Tasarlanan ölümünün verdiği hak sayesinde, bir insan için zorunlu onurla yaşamayı başarabildi,” diyor İngiliz yazar. “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, eğer savaş sloganlarımızı başka bir kulak duyacak, silâhlarımızı kullanmak için bir başka el uzanacaksa ve başkaları, makineli tüfeğin kesik güçlü ezgisiyle, yeni savaş ve zafer sloganlarıyla ağıtlar yakmaya hazırsa, hoş geldi,” diyen de Guevara değil miydi zaten? O ne yaptığının fazlasıyla farkında olan bir insandı.&lt;br /&gt;9 Ekim 1967 tarihinde devrimci lider Ernesto Che Guevara, CIA ajanı Felix Rodriguez’in sağladığı istihbaratı kullanan Bolivya ordusu tarafından ormanlık bölgede yakalanıp, çatışmada öldüğü sanılsın diye defalarca bacaklarından vurularak öldürüldü. Sonrasında yapılanlar da bir giz değil artık. Guevara’nın 5 Mart 1960’ta Alberto (Diaz Gutierrez) Korda tarafından çekilen fotoğrafı, 47 yıldır dünyanın en tanınmış fotoğrafları arasında yer alıyor. 200’den fazla objenin üstünde bu fotoğrafın baskısına rastlanabiliyor: Tişört, çanta, rozet, sigara kutusu, şapka, pul, poster, şarap şişesi, matruşka bebekler, aklıma ilk gelenler. Korda, 136 Kübalının öldürüldüğü bir saldırının ardından düzenlenen ve Che’nin de katıldığı cenaze töreninde çekmiş bu ünlü fotoğrafını. Che’nin yüzündeki “öfkeli ve üzüntülü” ifadeden çok etkilendiğini söylüyor. Esas çerçevede bir adamla palmiye yapraklarının arasında duran ‘Commandante,’ daha sonra fotoğrafçı Korda tarafından izole edilmiş ve bu ‘ikonik’ imge doğmuş.&lt;br /&gt;John Berger gibi fotoğraf sanatıyla ilgilenmiş, bu konuda (da) derinleşerek düşünce üretmiş yazarlardan biri olan Susan Sontag, ölümünden sonra “Che’nin ilham verici güzel bir masala dönüşmesine izin vermememiz gerektiğini” söylemişti. “Onun eşsizliğini vurgulamak, onu çağdaş dünyanın tartışmalı bir siması olarak görmek çok daha iyidir.” Ancak, zaman içinde Sontag’ın söyledikleri gerçekleşemedi ve Che bir tür masala dönüştü. Yine de, onun hakkında bilinen doğruların pek azı bile bugün birçok genç insan için esin kaynağı olmaya ve devrimci olarak bilinçlenmeye yol açabiliyor.&lt;br /&gt;Cesareti ve idealistliğiyle Che, yoz devrimci geleneğin tam karşısında duruyordu. Daha doğrusu durmuyor, sürekli hareket ediyordu. Çünkü biliyor ve söylüyordu: “Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır.”&lt;br /&gt;Ona ithafen yazılan sayısız şiirden birinde, İngiliz Christopher Logue şöyle diyordu: “Aralık. Geç kalmış kuşlar kanat çırpıyorlar. / Bir otomobilin karla kaplı ön camına şunları yazıyorum: / CHE YAŞIYOR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Bu yazı 7 Ekim 2007 tarihli Radikal 2'de yayımlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RwuuLf7b7-I/AAAAAAAAAFU/lKVd9R6QQ7Q/s1600-h/800px-Rembrandt_Harmensz._van_Rijn_007.jpeg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5119376914009288674" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RwuuLf7b7-I/AAAAAAAAAFU/lKVd9R6QQ7Q/s320/800px-Rembrandt_Harmensz._van_Rijn_007.jpeg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rwuub_7b7_I/AAAAAAAAAFc/yYdwzc7bUrY/s1600-h/chevive.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5119377197477130226" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rwuub_7b7_I/AAAAAAAAAFc/yYdwzc7bUrY/s320/chevive.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-5064872925435885816?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/5064872925435885816/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=5064872925435885816' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5064872925435885816'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5064872925435885816'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/10/fotoraftaki-masal.html' title='Fotoğraftaki Masal'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rwuvdf7b8AI/AAAAAAAAAFk/qTAbeZts7qg/s72-c/ads%C4%B1z.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-5505508615062451233</id><published>2007-09-11T11:32:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T04:40:45.686-08:00</updated><title type='text'>San Francisco’ya Yolunuz Düşerse...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RubfyP_IoAI/AAAAAAAAAE0/VebZ76LA_kI/s1600-h/lf.jpeg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5109016881676197890" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RubfyP_IoAI/AAAAAAAAAE0/VebZ76LA_kI/s320/lf.jpeg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Eğer San Francisco’ya gidiyorsan / Saçlarına çiçekler takılı olsun mutlaka / Eğer San Francisco’ya gidiyorsan / Çok hoş insanlarla tanışacaksındır orada” diyordu Scott McKenzie, ‘San Francisco’ şarkısında. Bu şarkı 1967 yılında bestelenmiş ve Flower Power hareketinin, yani çiçek çocukların, hippilerin marşına dönüşmüştü. Bütün bir ülkenin genç kuşağı hareket halindeydi ve kendini yepyeni bir şekilde ifade etmenin heyecanını yaşıyordu. Bu, şair ve ressam Lawrence Ferlinghetti’nin San Francisco Rönesansı’nı başlatmasından 14 yıl sonraydı. Rönesans devam ediyordu.&lt;br /&gt;San Francisco ve New York A.B.D.’nin Batı ve Doğu kıyısında iki büyük şehir. Bu iki şehir aynı zamanda Amerikan altkültürünün doğumuna sebep olan ve bu kültürü kucağında sallayarak büyüten, besleyen merkezler. Kıtanın her iki yanında, iki büyük deniz feneri...&lt;br /&gt;Lawrence Ferlinghetti’nin bir yayınevine dönüştürdüğü City Lights Bookstore (&lt;a href="http://citylights.com/"&gt;http://citylights.com/&lt;/a&gt;) 2003 yılında 50. yaşını kutladı. Şair 1953’te bir Cumartesi sabahı San Francisco Columbus Avenue’da yürürken 261 numaradaki kitapçıyla (Peter D. Martin) konuşmuş, onunla ortak olmuş ve orasını altkültürün buluşma noktasına, bir tür alternatif kültür merkezine dönüştürme kararı almıştı. İki yıl sonra yayınevi kurularak ilk kitaplar basıldı. Beat şiirinin piri Allen Ginsberg’in (bugün bir kült kitaba dönüşmüş olan) Howl &amp; Other Poems’i (Uluma) de bu kitaplar arasındaydı. Kitap ‘aykırı’ bulundu ve yayımcısı Ferlinghetti ceza aldı. Bu andan itibaren ise herkes Uluma’dan, San Francisco Rönesansı’ndan ve Beat edebiyatından bahsetmeye başladı. Yayınevinde şiir okuma seansları düzenleniyor ve altkültürün önemli şair ve yazarları (genellikle Beat Kuşağı’nın edebi figürleri) burada kendi yazdıkları metinleri okuyor, deneyselliğe her zaman açık duruluyordu. San Francisco’ya akın başlamıştı. Barış şarkıları ve protestolar; sanat, edebiyat ve uyuşturucu alanında her çeşit deneyler... Bir kuşak, kendini ifade etmenin farklı bir yolunu çiziyordu. Buna ihtiyaç vardı çünkü.&lt;br /&gt;Ferlinghetti’nin City Lights Kitabevi’ni kurduğu yaz, kıtanın doğu yakasında, yani New York’ta da aynı damardan bir canlanma baş gösteriyordu. Ressam Willem de Kooning, Jackson Pollock ve Mark Rothko şehrin East Village denen bölgesine çekildiler. Burası daha sonra Greenwich Village olarak nam salacak ve orada Theolonius Monk, Charles Mingus ve Sonny Rollins gibi isimler avangart caz müziğini yaratacaklardı. Folk-rock ozanı Bob Dylan gibi isimler için de Greenwich Village çok önemli olacaktı.&lt;br /&gt;Kıtanın her iki yanındaki bu merkezlerin hem şehir hem de sosyal olarak ilginç, hatta benzersiz topografilere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. A.B.D. toprakları çok geniş olsa da bu merkezlerde altkültürlerin doğum yerleri son derece dar. Savaş sonrasında endüstrinin şehirlerde bıraktığı boşluklarda, daracık sokak ve evlerde, izbe barlarda doğuyor bu altkültürler. Öte yandan, bu iki şehirde, diğerlerinin tersine, farklı sınıflardan insanlar iç içe yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu yakınlık da, ilhamını azınlıklardan alan altkültürler için hayati önem taşıyordu elbette. Bunu Harlem’deki müziğin avangart caz üzerindeki etkisinde, ya da komşu Çin mahallesinin, maddeci ve yoz Amerikan yaşantısına karşı hayatlarında ruhsal bir anlam arayışı içinde olan ‘beatnik’lerin Doğu felsefesini seçmelerinde görebilmek mümkün. Yakın olan, insanı etkiler.&lt;br /&gt;San Francisco ve New York arasında altkültürler bağlamındaki fark, San Francisco’da fikirlerin doğuşuna tanık olunurken, New York’ta bunların eyleme dönüştürülmesiydi. Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Gregory Corso, William Burroughs gibi beatniklerin batıda oluşturdukları edebi altkültür, yıllar sonra doğuda punk müziğin müsebbiblerinden olacaktı. ‘Aşk Yazı’ için hippilerin San Francisco’nun Golden Gate parkında toplanmaları, bir yıl sonra New York’da radikal bir politik tavra dönüşecekti. Batıda siberpunk’ların denemeleri ise sonraları bize A.B.D.’nin doğusundan ‘.com’lar olarak geri gelecekti. İklimlerin ne kadar belirleyici olduğunu özellikle son yıllarda bir kez daha anlıyoruz. San Francisco, bitmeyen baharı, doğası, sahilleri, mimarisiyle hayatı gevşek bir tempoyla sürdürebilmeye izin verirken, New York ise zaman-mekân darlığı ve inişli-çıkışlı havasıyla insanları hıza ve tempolu bir hayata zorluyor.&lt;br /&gt;Bohem Bir Şair, Bohem Bir Ressam&lt;br /&gt;İtalyan göçmeni bir babayla Portekiz asıllı bir annenin oğlu olan Lawrence Ferlinghetti’nin bu dünyada 90 yılını doldurmasına az kaldı. 1919 doğumlu şair tüm Beat Kuşağı içinde akademik hayatı en uzun ve istikrarlıolanı. Columbia Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan (1947) şair, Paris Sorbonne’da doktorasını tamamlamış (1950). Çevirilerinin yanı sıra roman, oyun, sanat eleştirileri ve denemeleri de bulunuyor ve üretmeye devam ediyor. Dokuz dile çevrilen A Coney Island of the Mind, bugün hâlâ A.B.D.’nin en popüler şiir kitabı ve 1 milyondan fazla satmış durumda. Şairin aldığı ödüllerin sayısı da hayli kabarık.&lt;br /&gt;Lawrence Ferlinghetti’nin şiiri, somut ve soyut dünyaya ve onun hallerine her zaman eleştirel gözle bakmayı seçmiş bir şiir. Ama onun için toplumcu bir şair yakıştırmasını yapmak yanlış olur. Onun şiiri, çağdaş dünyanın akla gelebilecek her türden sorununa ayrım yapmadan parmak basan; dini, devleti, savaşı ve sanatı eleştirirken sesi coşkuyla çıkan ve bozulmuş dengelerin yeniden kurulması için sözünü sakınmayan bir şiir: “Bu dünya güzel bir yer / doğmak için / birtakım insanların durmadan ölmelerine / ya da zaman zaman / yalnızca aç kalmalarına / aldırmıyorsanız eğer / ne de olsa bu da o kadar kötü bir şey değil / aç kalan siz olmadıkça.” (s.18)&lt;br /&gt;O, şiirin ve şairin çağdaş dünyadaki yerini de sorgulamış, çoğu insan önemsemese de bunun önemli bir yer olduğunun bilinciyle hep bu yeri savunmaya çalışmıştır. Ona göre şair “durmadan saçmalığı göze alan üstün bir gerçekçidir.” İşi zordur; dengede durmayı becermekle kalmayıp ilerlemek zorundadır da. “Ayrıca / varoluşun boşluğunda / kollarını açmış uçan cambaz kızın / ölümsüz biçimini / yakalayabilecek ya da yakalayamayacak / küçük bir şarlocuktur da.” (s.29) Şiir ‘yakalayamayadabilir.’ Ama bunu deneyebilecek olan da yine sadece kendisidir. City Lights Kitabevi, ismini Şarlo’nun muhteşem filmi Şehir Işıkları’ndan almıştır.&lt;br /&gt;Ferlinghetti’nin dizeleri coğrafyaları aşan, tarih içinde gidip gelen, eylemleriyle geçmişten bugüne, bugünden yine geçmişe uzanan ve kültürleri harmanlayan bir şiiri inşa eder. Okur bazen şaşkınlığa uğrayabilir ama bu şaşkınlığın etkisi hiçbir zaman olumsuz olmaz. Dev dalgalar Batı’dan Doğu’ya Amerika’yı sular altında bırakırken, birden yine çöle dönüşür her şey. Ya da Meksika’da şiir okurken, şair nefis bir aşk şiirini yaratır bir yandan.&lt;br /&gt;Onun şiirlerinde resim sanatına farklı bir gözle tanık oluruz. Birçok ressam (ve tabii şair ve yazar) şiirlerde boy gösterir ve yeniden yorumlanırlar. Chagall, Matisse, Magritte, Goya, Klimt sadece bu seçkide ismi geçenler...&lt;br /&gt;Öte yandan şair, yazdıklarını isimlendirme konusunda da çok usta. Konusunda bir başka usta olan Cevat Çapan’ın çevirilerinin derlendiği kitabın ismi: These Are My Rivers (Bunlar Benim Nehirlerim). Ayrıca Back Roads to Far Places (Uzak Yerlere Arka Yollar), Landscapes of Living &amp;amp; Dying (Yaşamak ve Ölmek Manzaraları), nefis kitap isimleri. Şiir isimleri de hep güzeller: ‘Come Lie with Me and Be My Love’ (Gel Benimle Uzan ve Aşkım Ol), ‘Sometime during Eternity’ (Bazen Sonsuzluk Sürüp Giderken), ‘Big Fat Hairy Vision of Evil’ (Kötünün Büyük Şişman Kıllı Görüntüsü)...&lt;br /&gt;“Bir yerde gerçekleri özgürce söyleyenler yalnızca şairlerdir” diyen büyük şair Lawrence Ferlinghetti, Beat Kuşağı’nın ilk şairlerinden biri değil de, edebiyat dünyasının son bohemlerinden biri olduğunu söylüyor. Bu bohem ressam ve şairin gözünde “gökyüzü bulutlu bile olsa açık seçik” hâlâ.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Bu yazı, &lt;em&gt;kitap-lık&lt;/em&gt; dergisinin Eylül 2007 sayısında yayımlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-5505508615062451233?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/5505508615062451233/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=5505508615062451233' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5505508615062451233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/5505508615062451233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/09/san-franciscoya-yolunuz-derse.html' title='San Francisco’ya Yolunuz Düşerse...'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RubfyP_IoAI/AAAAAAAAAE0/VebZ76LA_kI/s72-c/lf.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-8133576050952312234</id><published>2007-08-07T02:10:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T04:40:46.360-08:00</updated><title type='text'>New York (da) Bir Kadındır</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RroWoTWOopI/AAAAAAAAAEk/zrON-RjxX9A/s1600-h/15.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RroWoTWOopI/AAAAAAAAAEk/zrON-RjxX9A/s320/15.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5096410809967223442" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Leonard Cohen’in ‘Suzanne’i çok güzel bir şarkıdır. Şarkı sözündeki Suzanne’in yaptığı gibi sizi “nehir kıyısındaki eve” götürebilecek güzelliktedir. Ve yine şarkı sözündeki gibi, -maalesef Suzanne ile olmasa da- bu şarkı ile “geçirmek isteyebilirsiniz geceyi.” Şarkının ve sözlerinin esin kaynağı kimdi ve ismi gerçekten Suzanne miydi bunu Cohen bilir ama yıllar sonra bir başka Suzanne ile karşı karşıya geldi bu ozan. Buluştular, görüştüler; oturup sohbet ettiler ve beraber şarkı da söylediler.&lt;br /&gt;Benim Suzanne Vega ile tanışıklığım, dinleyicilik tarihimin tuhaf bir gidişata sahip olması nedeniyle, Cohen’in Suzanne’i ile tanışmamdan daha eski. TRT 3’ün gündemi yakalamaya çalıştığı dönemlerde, 1986’da Vega’nın ikinci albümü “Solitude Standing” çıktığında dinleyebilmiştim kendisini. Üstelik, şimdi ismini hatırlayamadığım programda 1985 tarihli ilk albümden de şarkılar çalınmıştı. Kasede çekilen program, uzun süre dönmüştü teybimde. Sonradan çok meşhur olan ‘Luka’, ‘Tom’s Diner’, ‘Solitude Standing’ şarkıları bu kasette vardı, ve tabii ‘Small Blue Thing’ de...&lt;br /&gt;Bir süre daha takip ettim Suzanne Vega’nın durgun ozanlığını. Sonradan dinlemeye başladığım müziklerin arasında ise onunki giderek arka planda kaldı, sonra da bütünüyle unutuldu. Yıllar sonra, albüm yapmaya devam ettiğini bildiğim ama onu dinlemediğim bir dönemde, Leonard Cohen ile sohbetini okudum Roll dergisinde. Birkaç yıl daha geçti ve şimdi, her nedense onun sesini tekrar dinlemek istedim. “Beauty and Crime”albümü yeni çıkmıştı. Albümü edindim ve Suzanne Vega’nın müzikal coğrafyasında yine zaman geçirmeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York: Güzelliğin ve Suçun Merkezi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, yıllardan sonra Vega’nın sesini duymak ve kafamda kalan imgenin değişmemiş olduğunu görmek güzel. Üstelik, altı yıldır çok meşgul olsa da yeni bir albüm yapmamış olduğunu öğrenmek de ilginç. Ama bu sırada çeşitli konserlere çıkmış, bir televizyon dizisi sunmuş, tekrar evlenmiş, plak şirketini değiştirmiş ve hakkında bir belgesel hazırlanmış. Az şey değil. Tüm bu süreçte yazdığı şarkılar da yeni albümü “Beauty &amp; Crime”da bir araya getirilmiş.&lt;br /&gt;Kısaca folk-pop diye tanımlanan müziğinde Vega’nın şiir tadındaki şarkı sözleri önem taşıyor. Elbette Cohen ve onun yanı sıra Lou Reed ve Bob Dylan’dan etkiler taşıdığını söylemek yanlış olmaz; üstelik bu çok da normal. Çok iyi bir okur olan Vega’nın sevdiği yazarlar arasında Bronte Kardeşler, Emily Dickinson, Steinbeck ve Joyce yer alıyor. Hemcinsi çağdaş ozanlardan ise Liz Phair, Fiona Apple ve PJ Harvey’e bayılıyor.&lt;br /&gt;Suzanne Vega’nın son albümü “Songs in Red and Gray,” 11 Eylül felaketinden iki hafta sonra yayınlanmıştı. Yeni albümü ise, kendi evi olarak gördüğü New York şehrini merkezine alıyor.&lt;br /&gt;Hareketli başlıyor “Beauty &amp; Crime”. Nefis arka vokalleriyle ‘Zephyr &amp; I’ın nostaljik bir havası var: “Çocuklar gitmiş ama ruhları kalmış burada / Grafitiler silinmiş ama duvarlar yerinde / Çiçekler yok oluyor ama dünya var olmak zorunda..” Hasta olduğu için 11 Eylül’de İkiz Kuleler’deki işine gitmeyen, ama olaydan sekiz ay sonra ölen ağabeyinin yaşadığı ‘Ludlow Street,’ albümün en melankolik parçasının ismi. Vega’nın hüzünlü nakaratlarının ardındaki yaylılar çok kırılgan. Hemen ardından -ki biz de İstanbul’un öyle olduğunu düşünürüz- New York’un, albüme adını veren ‘güzelliği’ hakkında konuşuyor müzisyen: “New York bir kadındır ve seni ağlatır / Sen onun için sadece herhangi bir erkeksin.”  Şarkıdaki akordeonlar ve yaylılar biraz  Nick Drake’in şarkılarını çağrıştırıyor. ‘Pornographer’s Dream’de Vega’nın çok sevdiği Brezilya müziğinin etkilerini duyabilmek mümkün. Şarkının aydınlık yüzü bu. Karanlık tarafta ise yaylılar yine hüzünlü tellerden çalıyor. ‘Frank &amp; Ava’, akılda kalıcı nakaratıyla bir ilişkiyi anlatıyor. Albümdeki iki şarkıda, “Aşk, önemli olan tek şeydir” (‘Ludlow Street’) ve “Âşık olmak yeterli olmayabilir” (‘Frank &amp; Ava’) şeklinde iki nakarat var. ‘Edith Wharton’s Figurines’ sanki Vega’nın eski dönemlerinden kalan akustik bir pırlanta. Ağır ve melankolik başlasa da, aniden dönüşen ‘Bound’, kanımca albümün en akılda kalıcı şarkısı. En zayıf halka ise ‘Unbound.’ Buna ancak Angel’s Doorway’i de ekleyebilirim, o kadar. ‘As You Are Now’ ise Vega’nın kızı hakkında: “Gözyaşlarının hepsini toplayacağım / Yıllar boyunca o tuzlu mendilleri / Ve hepsini güneşe yayıp kurutacağım / Ağladığın her seferin o elmaslarını..”&lt;br /&gt;“Beauty &amp; Crime”, şaşaayı sevmeyen mütevazı bir ozanın ruh dolu, sıcak ve iyi bir geri dönüş albümü. Tabii her zaman olduğu gibi Suzanne Vega şarkılarında detaylara büyük önem vermiş ve oralarda gizli çok şey olduğu belli. Bu detayların peşinde daha büyük güzelliklere ulaşılabileceği ise âşikâr.&lt;br /&gt;Hem müzikal, hem de ticari başarısıyla 80’lerde birçok kadın ozanın yolunu genişleten Suzanne Vega, geri dönüş albümüyle bu isimlerin çoğundan çok daha ilerde olduğunu bir kez daha gösteriyor. Leonard Cohen ile başladığım yazıyı, yine onun söyledikleriyle bitireyim: “Hiçbir zaman bayağılığa teslim olmuyorsun, muhabbet tellallığı yapmıyorsun. Bence senin şarkılarının en önemli yanı, kolaylıkla haysiyetli olmayan bir itiraf haline gelebilecek konulardan söz etmene rağmen haysiyetlerini kaybetmemeleri. Haysiyet kaybının yanından bile geçmemeleri.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-8133576050952312234?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/8133576050952312234/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=8133576050952312234' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8133576050952312234'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8133576050952312234'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/08/new-york-da-bir-kadndr.html' title='New York (da) Bir Kadındır'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RroWoTWOopI/AAAAAAAAAEk/zrON-RjxX9A/s72-c/15.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-1388845477913362700</id><published>2007-07-24T04:48:00.000-07:00</published><updated>2007-07-24T04:51:38.162-07:00</updated><title type='text'>Harf Devrimi*</title><content type='html'>Nerede duraksadığını bilemezsin&lt;br /&gt;Yola devam ediyorsan&lt;br /&gt;Süründüğün kokular karışır&lt;br /&gt;Dizlerinin üstünde&lt;br /&gt;Boynunun altında geçen süreler uzar&lt;br /&gt;Sözcükler çarpar duvarlara&lt;br /&gt;Sen yanıtlanırsın&lt;br /&gt;Kasların gelişir kıyaslayarak&lt;br /&gt;Eski değirmendekileri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman güçlendiğini bilemezsin&lt;br /&gt;Varsa aklında kalan&lt;br /&gt;Adalet arayışında olduğuna&lt;br /&gt;İnanamazsın, yıldızlar&lt;br /&gt;Kara tahtaya yazılır&lt;br /&gt;Ve aynı gecenin sonsuzluğunda&lt;br /&gt;Kaybolur, tozdur, dökülür&lt;br /&gt;Yoğundur, uzundur, buna inanırsın&lt;br /&gt;Öğrenir, öğütür, övünürsün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;*Bu şiir, &lt;em&gt;Sonra&lt;/em&gt; dergisinin Temmuz 2007 tarihli 2. sayısında yayımlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-1388845477913362700?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/1388845477913362700/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=1388845477913362700' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1388845477913362700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1388845477913362700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/07/harf-devrimi.html' title='Harf Devrimi*'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-4062986627987802175</id><published>2007-06-15T05:24:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T04:40:46.804-08:00</updated><title type='text'>Balkanlara Genç Bir Selam</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RnKFtqhKnDI/AAAAAAAAADw/-hpZz6vIs9Q/s1600-h/060623_beirut.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RnKFtqhKnDI/AAAAAAAAADw/-hpZz6vIs9Q/s320/060623_beirut.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076266749553974322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Gulag”, kısaca, “Sovyet tutuklu kampları sistemi” olarak tanımlanabilir. 20. yüzyılın insan eliyle yaratılan çok sayıda cehenneminden olan biri bu kamp sisteminde, bilindiği gibi, 1930-1953 yılları arasında 12 milyon insan ölmeye bırakılmıştı. Bu, asla kapanmayacak bir yaraydı; ama Stalin’in sonrasında Kruşçev -sanki mümkünmüş gibi- bu yaranın kabuk bağlaması için çalışmış ve kimine göre de bir ölçüde bunu başarmıştı. Yazımızın konusu Zack Condon (ya da müzikal projesinin ismiyle Beirut)’un müziği -eğer bu kampların bir orkestrası olsaydı- adeta onlar tarafından icra edilmiş gibi.&lt;br /&gt;Evet, Beirut’un ilk albümünün ismi “Gulag Orkestar”. Daha henüz 21 yaşında bir Amerikalı olan Zack Condon, ‘Postcards from Italy’ isimli şarkısını ağabeyine dinletince, görünüşte olumsuz bir tepki almış: “Dul kadınlar gibisin,” demiş ağabeyi. Condon ise buna sevinmiş ve bu görüşe sadık kalarak, çizgisini bozmadan albümünü tamamlamış.&lt;br /&gt;Hüzünlü bir albüm “Gulag Orkestar”. Balkan ve Rus, kısaca Doğu Avrupa ezgileriyle indie-folk müziğinin ender rastlanan, ama iyi bir karışımı. Dolayısıyla trompet sesi çok duyuluyor albümde. Zira trompet, bu (bize) yakın coğrafyaların hüznünü iyi yansıtan bir enstrüman. &lt;br /&gt;Açılışta, albümle aynı ismi taşıyan bir tür Balkan cenaze marşı var. Trompetli bir girişin ardından son derece melodik ve melankolik bir tema ve acılı bir vokalle başlıyor albüm. İkinci sıradaki ‘Prenzlauerberg’ ve ardından gelen ‘Brandenburg’, melankoliyi üst düzeye çıkararak Balkan müziğinden hiç haberi olmayanların bile kulaklarını kabartıyor. ‘Postcards from Italy’ şarkısı dinleyiciyi, Kusturica filmlerinde gördüğümüz eğlenceli bir Balkan düğününün ardından, alkolün bitmeye yüz tuttuğu ama nostaljik bir neşenin hâlâ sürdüğü bir geceye götürebilir. ‘Mount Wroclai’ ile bulutlar giderek dağılırken, ‘Rhineland’da trompetler yine minör melodiler çalıyor. ‘Scenic World’ ise indie-folk’a, hatta lo-fi’ya yakın bir şarkı ve Condon’ın trompeti ve akordeon, bu kez sanki Kuzeybatı Avrupa’dan çok güzel bir ezgiyi çalıp söylüyor: “Kaygısız bir hayatın hayalini kurmaya çalışıyorum / Tüm günbatımlarının nefes kestiği bir dünya manzarası...” Şarkı isimlerine dikkat edilirse, bir Avrupa turunda, Rusya ya da Balkanlar’dan çok Almanya’da konaklandığını söyleyebiliriz. ‘Bratislava’, bandoyu getiriyor beraberinde ve bir tür marş dinliyoruz. Condon’ın anlaşılmaz şarkı sözlerini burada da duymak mümkün. Sesinden genç olduğu gerçi belli oluyor ama Tom Waits’in yokluğunda, votkalı ve dumanlı bir ortamda mikrofonu eline alsa, kimsenin bu sese itirazı olmaz. Onun sesi güçlü ve her yere uyabilecekmiş gibi çıkıyor. Vurmalı çalgılar, klarnet, akordeon, mandolin ve keman ise, neredeyse tamamı evde kaydedilen “Gulag Orkestar” albümünün diğer temel enstrümanları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RnKJsahKnFI/AAAAAAAAAEA/X82FoMnPtaI/s1600-h/beirut.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RnKJsahKnFI/AAAAAAAAAEA/X82FoMnPtaI/s320/beirut.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076271126125648978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yaşamadan Bilmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Zack Condon’ın, Balkan müziğinin gerisinde yatan acıları ya da bu coğrafyaların tecrübesini yaşamadığını biliyoruz. Okulu bırakıp çıktığı dört aylık Avrupa gezisinde daha çok Paris’te kalmış, orada bol bol Balkan müziği dinlemiş, dönünce de etnik müziklerin farkına varmış, aydınlanmış ve dinlediklerinin etkisinde şarkılar yazmaya başlamış. Koçani Orkestrası’nın “Alone at the Wedding” albümü, onun favorisi. “Kusturica filmlerini seyrettiğimde, sürekli sarhoş halde ortalıkta dolaşan ve sağa sola çarpan bandolara bayılmıştım,” diyor. “Bu müziklerin nasıl zor koşullar altında üretildiklerini bilmiyorum; sadece bu müziğin ne hakkında olduğuna, bu müziklerde neyi sevdiğime dair genel bir sezgim var.”&lt;br /&gt;Albümün kapak fotoğrafı Almanya’nın Leipzig şehrinde bir kütüphanede bulunmuş ama fotoğrafçı bilinmiyor. Bilen varsa, Condon’a haber vermesi gerekiyor. &lt;br /&gt;Dağınık, sarhoş ve duygulu bir müzik yapmak isteyen; öte yandan Beirut’a hiç gitmemiş olan ve orayı antik Müslüman kültürle çevrili şık bir kent olarak hayal eden Condon, giderek daha çok seviliyor. Son EP’sinin ismi “Lon Gisland”. Son dönemlerin “İlle de Roman olsun” diye özetlenebilecek eğilimlerinin ve Gogol Bordello ya da DeVotchka gibi topluluklarının yanına yerleştirebiliriz Beirut’u. Globalizmin sayısız zararı, yerel değerlerin yok edilmesine kadar vardı ama onları daha da görünür kılmış da oldu. Ezgileri sevenler, yerelliği korumaya çabalıyor hâlâ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beirut / Gulag Orkestar (Equinox Müzik)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-4062986627987802175?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/4062986627987802175/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=4062986627987802175' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4062986627987802175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/4062986627987802175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/06/balkanlara-gen-bir-selam.html' title='Balkanlara Genç Bir Selam'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RnKFtqhKnDI/AAAAAAAAADw/-hpZz6vIs9Q/s72-c/060623_beirut.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-9087611721005106185</id><published>2007-03-18T08:10:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T04:40:47.079-08:00</updated><title type='text'>Bir Albüm: Young Marble Giants</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1pAcmjGOI/AAAAAAAAADM/_Qgd8SChSkU/s1600-h/ymgkucuk.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1pAcmjGOI/AAAAAAAAADM/_Qgd8SChSkU/s320/ymgkucuk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5043302614123616482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Britanya toprakları müzik açısından her zaman verimli olmuştur. İngiltere, ülke olark popüler müziğin iki büyük lokomotifinden biri olsa da, İrlanda, İskoçya ve hatta Galler’den de dünya çapında ilgi gören müzisyen ve gruplar çıkmıştır. Galler deyince aklıma ilk gelen örnek Manic Street Preachers. Hemen ardından ise, bugün isimleri pek az hatırlanıyor olsa da, Young Marble Giants geliyor. 1980 başlarında Ada’nın ortasındaki Manchester şehrinde Joy Division topluluğu “Closer”ı kaydederken, daha güney batıdaki Galler’ın başşehri Cardiff’te de Young Marble Giants üçlüsü, sonraları kült bir başyapıta dönüşecek olan “Colossal Youth”u yaratıyordu.&lt;br /&gt;Stuart ve Philip Moxham kardeşlerle beraber vokalde Alison Statton’da oluşan YMG üçlüsünün müziği bugün hala benzersiz. Müzik endüstrisinin karmaşası içinde, new-wave, post-punk, indie ve pop müziğin ortasında, son derece minimalist bir yaklaşımla ve çok kısa bir süre boyunca müzik yaptılar ve sonra da sağa sola dağıldılar. Onların öncüsü olarak bir isim verebilmek kolay değil, takipçileri olduğunu söylemek de öyle. Türk şiiri ile kıyaslarsak, bence Ahmet Muhip Dıranas gibi öncesi ve sonrası olmayan bir yerde duruyor YMG.&lt;br /&gt;Yumuşak ve özelliksiz bir davul makinesi, funky bir bas, kısa ve kesik gitar akorları ve Statton’ın ‘serin’ ve nötr vokalleri.. Ortaya çıkan ise, son derece atmosferik, yoğun, melodik ve büyüleyici bir müzik. Her an patlamaya hazır ama hiçbir zaman patlamayacağından emin olunan bir hal. Duygu hariç tüm yüklerinden arınmış, minimalist pop müziğinin doruk noktası...&lt;br /&gt;Tüm bu özellikler, kolayca tahmin edilebileceği gibi “Colossal Youth” albümü çıktığında gruba kısa sürede sadık bir izleyici kitlesi yaratsa da, ticari açıdan başarı sağlayamadı. İki EP daha kaydettikten sonra üçlü 1981’de dağıldı. Solist Statton, caz, lounge ve popu birleştiren Weekend grubuna katılırken, kardeşlerden besteci ve şarkı sözü yazarı Stuart Moxham ise önce The Gist grubunu kurdu, sonra da 90’lı yıllarda yoluna, asla YMG kadar iz bırakmayacak olan solo çalışmalarla devam etti.&lt;br /&gt;Bugün biraz araştırdığımızda, Everett True, Andrea Juno ya da Richie Unterberger gibi önemli ve ciddi müzik yazarlarının YMG’ın müziğine övgüler düzdüklerini görebiliyoruz. Rahmetli Kurt Cobain’in hayatını değiştiren 10 albüm arasında da YMG’ın “Colossal Youth”u vardı. “Bu müzik insanı gevşetiyor, rahatlatıyor. Tamamen atmosferik.. Zevk veren bu müziği çok seviyorum. Onları pek tanımıyordum, yani Moxham kardeşleri.. ‘Bleach’ albümünden bir yıl önce onları dinledim. O sıralar sadece resim yapıyordum ve sanatsal faaliyetler içindeydim. Bugün böyle bir müzik duyduğumuzda, heyecanlanmamamız gerekse de heyecanlanıyoruz. Ne tuhaf değil mi?.. Yakında bir YMG toplamasına ‘Credit in the Straight World’ şarkılarını yorumlayarak katılacağız,” diyordu Cobain. Son söylediği gerçekleşemedi ama Courtney Love, grubu Hole ile bu şarkıyı daha sonraları yorumladı.&lt;br /&gt;Eğer istenirse, Crepuscule şirketinin on beş yıl sonra çıkan CD baskısında EP’lerle birlikte Young Marble Giants’ın bütün şarkılarına ulaşılabiliyor. Indie pop’un temel renkleri, en makyajsız ve berrak haliyle onlarda saklı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-9087611721005106185?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/9087611721005106185/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=9087611721005106185' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/9087611721005106185'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/9087611721005106185'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/03/bir-albm-young-marble-giants.html' title='Bir Albüm: Young Marble Giants'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1pAcmjGOI/AAAAAAAAADM/_Qgd8SChSkU/s72-c/ymgkucuk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-7938163545846801697</id><published>2007-03-18T08:02:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T04:40:47.576-08:00</updated><title type='text'>Bir Albüm: The United States of America</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1WQsmjGKI/AAAAAAAAACo/hp-NsA2GN3Q/s1600-h/Album_812.jpeg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1WQsmjGKI/AAAAAAAAACo/hp-NsA2GN3Q/s320/Album_812.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5043282002575562914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İsimlerine bakmayın... 1968 tarihinde çıkardıkları ilk albümleriyle progressive rock ile psychedelia’nın, performans sanatıyla deneysel müziğin karşımı olarak görülen ve Amerikan ticari kültürünü hicveden devrimci bir yapıta imza atmış olan bu grup, bugün, isimlerinin çağrıştırdığı tüm olumsuz anlamların tam karşıtında duruyor. Daha doğrusu duruyordu; çünkü grup çok uzun bir süredir, 38 yıldır yok!&lt;br /&gt;Sadece bir albüm yaptı The United States of America. Ama yaptıkları müzik o kadar öncüydü ki, bugün müzik tarihinin en kült grupları arasında sayılıyorlar. Birçok enstrümanı çalabilen besteci Joseph Byrd önderliğindeki grup, gitarın ön planda olduğu bir dönemde gitarsız nasıl müzik yapılabileceğini herkese göstermiş, ama ticari açıdan başarısızlık ve uyuşturucu problemleri sonrası iki yılda defterini kapatmıştı.&lt;br /&gt;1960’ların başlarında New York şehri, sanatın her dalında son derece yaratıcı, üretken ve öncü bir insan topluluğuna, hatta kuşağa yataklık ediyordu. Nereye bakılsa bir sanatsal aktiviteyle karşılaşılıyordu. Avangart müziğin dev bestecilerinden Berkeleyli Steve Reich, La Monte Young ve Terry Riley’in ekolünden olan Joseph Byrd, Stanford akademisinden yüksek lisansla gelip, işte böyle bir ortamın içine düşmüştü. Büyük bir şans sonucu, ilk performansında ona modern müziğin virtüöz piyanistlerinden David Tudor eşlik etmişti. Byrd, “Tabii bütün bunların merkezinde John Cage vardı,” diyor. “Onun etkisi müzikten dansa, oradan da ismi bile olmayan sanat dallarına uzanıyordu ve her türden sanatçıyı üretime sevkediyordu.” New York’un bereketli sanat ortamında bulunurken gözlerini ve kulaklarını dört açan Byrd, The United States of America’nın müziğini. arkadaşlarıyla birlikte burada yeşertti. Besteci Charles Ives’a duyduğu sevgi, onu avantgardın yanına tarihi bir boyut katmasına da sebep oldu. Etnomüzikoloji doktorasıyla birlikte Hint, Endonezya ve Japon müziklerine de yönelen Byrd, devrimci ideolojiyi tüm bu eklektik unsurlarla yoğurarak kendi yapıtını oluşturdu ve akademisyen olarak çalıştığı U.C.L.A.’in dışında da ilgi gördü.&lt;br /&gt;Rock müziğine uzak müzisyenlerle oluşturulmuş bir rock grubu, “The United States of America”. Aynı isimli tek albümleri, ‘The American Metaphysical Circus’ şarkısıyla başlıyor. Sirk efektleri ve elektronik seslerle psychedelia’nın bütün havası bu şarkıda var. İkinci sıradaki ‘Hard Coming Love’da ise rock duygusu devreye giriyor. Grubun sound’unda Byrd’in o dönemlerdeki sevgilisi Dorothy Moskowitz vokalleri ve Gordon Marron’ın elektrikli kemanı oldukça belirleyici. ‘Cloud Song’ işte bu kemanlarıyla masalsı bir hava yaratırken, Hieronymus Bosch’ın 1504 tarihli ünlü tablosundan ismini alan ‘The Garden of Earthly Delights’ orgların sivri sesleri ve sert ritmiyle albümün en akılda kalıcı şarkısı belki de. ‘I Won’t Leave My Wooden Wife For You, Sugar’da vokalde Byrd var. Country melodileri çalan kemanlar ve yine elektronik seslerle yüklü şarkı birden kesiliyor ve bir tören melodisi devreye giriyor. Küçük bir kilise korosuyla çok sesli olarak başlayan ‘Where Is Yesterday’ ise üç dakikaya akıldan çıkmayan bir nakarat sığdırıyor. ‘Coming Down’ yırtıcılığıyla öne çıkarken maalesef çok kısa sürüyor. Bu şarkılar bugün kaydedilseler, kesinlikle daha uzun çalınırlar. Kemancı Marron’ın vokal yaptığı romantik ‘Stranded in Time’ da maalesef iki dakikayı bile bulmuyor ve Kinks şarkılarını akla getiriyor. Şarkı sözleri ise hayatını finansal hedeflere odaklayanlara yönelik bir güzelleme!.. Ernesto Che Guevara’nın ölümünden 75 gün sonra (23 Aralık 1967’de) kaydedilen ‘Love Song For The Dead Che’ için “çok güzel” denebilir ancak: “Geceleyin sana çiçekler getirebilirim / Titreyen parmaklarımın sana dokunuşu kadar yumuşak çiçekler, aşkım / Yılın sonuna doğru, yılın sonuna doğru...” Üç bölümden oluşan son parça “The American Way of Love” ise tuhaf  bir ‘sonik-kolaj.’&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1VOcmjGII/AAAAAAAAACY/_MawW_MfwgA/s1600-h/Usa-band.jpeg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1VOcmjGII/AAAAAAAAACY/_MawW_MfwgA/s320/Usa-band.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5043280864409229442" /&gt;&lt;/a&gt;The United States of America bugün Curved Air, Portishead, Broadcast gibi farklı grupların etkilendiği isimler arasında saylıyor. Tek albümlerinin tek sorunu, kısa olması. Ama neyse ki 2004’te yeniden yapılan CD baskısına 10 tane de ‘bonus’ şarkı eklenmiş durumda. Psychedelic müziğin köklerine erişmek isteyenler “The United States of America”yı ıskalamamalılar. Hippiliğin devrimci yanı onlarda saklı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-7938163545846801697?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/7938163545846801697/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=7938163545846801697' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7938163545846801697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7938163545846801697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/03/bir-albm-united-states-of-america.html' title='Bir Albüm: The United States of America'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1WQsmjGKI/AAAAAAAAACo/hp-NsA2GN3Q/s72-c/Album_812.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-9078091255291494756</id><published>2007-01-04T09:40:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T04:40:48.421-08:00</updated><title type='text'>Sömürgecilik Karşıtı Metinler Olarak Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’na Fanon Düşüncesi Işığında Bir Bakış*</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf_PBsFkviI/AAAAAAAAADc/xXl8uT9SZ5I/s1600-h/wretched.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5043977735599603234" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf_PBsFkviI/AAAAAAAAADc/xXl8uT9SZ5I/s320/wretched.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1 Giriş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bildiride, sömürgecilik karşıtı metinler olarak Nazım Hikmet’in Hikmet’in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nı, Frantz Fanon’un özellikle Yeryüzünün Lanetlileri kitabında olgunlaştırdığı düşünceleriyle karşılaştıracak ve Nazım’ın şiirlerine Fanon’un ABD’nin Irak’ı işgalinde tekrar gündeme gelen yaklaşımları ışığında bakmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;Yüzyıllardan beri, Avrupalı sömürgeci güçlerin kontrolü altında olan bölgeler vardır. Bu sömürgeci güçleri hepimiz çok iyi tanırız; İngiltere, Fransa, Hollanda, İspanya, Portekiz, ve Belçika gibi ülkelerdir bunlar. Hiçbir zaman Güney Afrika, Doğu Timor, Angola ya da Cezayir gibi gerçek birer sömürge (ya da koloni) olmamakla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti (ya da Çin) de sömürgecilikten fazlasıyla etkilenmişlerdir.&lt;br /&gt;Türk şairi Nâzım Hikmet Ran’ın Kuvâyi Milliye’si (Kurtuluş Savaşı Destanı) sömürgecilik karşıtı bir şiir kitabıdır. Kuvâyi Milliye’nin tümü 1941-1951 yılları arasında yazılan Memleketimden İnsan Manzaraları’na da dahil olmakla birlikte, sekiz bölümden (‘bap’) oluşan orijinal metindeki şiirlerin sıralanışı ise farklıdır. Manzaralar’da çoğu Türk olan yaklaşık 300 kişi yer alır; buna karşılık Kuvâyi Milliye’de 50’ye yakın kişinin adı geçer ve bu kişilerin çoğu için emperyalizme karşı savaş bir varoluş sorunudur. 1918 Ekim’inden 9 Eylül 1922’ye kadar süren mücadeleyi, Antepli Karayılan’dan Kayserili nefere kadar tüm canlılığıyla yansıtan şiirler, Türk insanının ‘kurtuluş’ serüveninin en güzel ve güçlü ifadeleri olarak tarihteki yerlerini almışlardır.&lt;br /&gt;Afrika kökenli melez bir ailenin siyah derili çocuğu Frantz Fanon, Karaipler’de eski bir Fransız sömürgesi olan Martinik doğumluydu. Martinikliler’in Fransız Ordusu’nca suistimal edilmesinin, o süreçteki acılı tecrübelerinin Fanon üzerinde etkisi büyük oldu. Sömürgeci ırkçılıktan iğrendi; öğrenim gördüğü Fransa’dan ayrılarak Cezayir’e gitti. Bir masa başı aydını değil de, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi için çalışan eylemci ve devrimci bir düşünür, yazar ve psikiyatrist olan Frantz Fanon, yakalandığı kan kanseri yüzünden Cezayir’in 1962’de bağımsızlığını kazanmasına ne yazık ki tanık olamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RZ1AdjMSoiI/AAAAAAAAABI/AdxtBYv08VE/s1600-h/nazimhikmetred.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5016236436367778338" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RZ1AdjMSoiI/AAAAAAAAABI/AdxtBYv08VE/s320/nazimhikmetred.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’na Fanon Düşüncesi Işığında Bir Bakış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frantz Fanon’un 1961’de 36 yaşındaki ölümünden hemen sonra yayımlanan ve Üçüncü Dünya için, sömürgeciliğe karşı çıkışın başyapıtına dönüşen Yeryüzünün Lanetlileri (The Wretched of the Earth) kitabında dediği gibi, ezilen ve sömürülenler için sadece tek bir çözüm vardır, o da savaşmaktır: “Sömürgelikten kurtulmak daima şiddet içeren bir olgudur. (…) Gerçekte, sömürgelikten kurtuluş tüm gözeneklerinde kırmızı top gülleleri, kanlı bıçaklar keşfettirir. Zira, sonuncular birinciler olmak zorundaysalar, bu ancak iki tarafın kararlı ve ölümüne kapışmasının sonucunda gerçekleşecektir.” Ancak yanlış anlamaları önlemek için şunu belirtmek gerekir ki Fanon asla şiddet yanlısı değildi; yalnızca Zenci, Arap ya da Hintli, kısaca sömürülen için başka bir yol olmadığına inanıyordu. Bu, Yeryüzünün Lanetlileri kitabı okunduğunda rahatlıkla görülebilir. O sadece teşhis koyuyor ve yol gösteriyordu.&lt;br /&gt;Fanon’a göre sömürülen, Marksist ya da idealist bir neden yüzünden savaşmaz. Savaşır, çünkü hayatta kalmasının başka yolu yoktur. Ancak savaşarak, yok edilmiş olan insanlığını geri kazanacak ve yeniden doğacaktır. Sömürgeciye sıkılacak ilk kurşun, aynı zamanda neredeyse kişiliksizleştirilmiş olan kendisine de sıkılacak, korku ve paniği öldürecektir. Bu kurşunla yeniden doğacak olan insan artık halkına, çevresine, kendisine güvenecek ve yeniden özgürleşerek yüzünü geleceğe çevirecektir: “Sömürgeleştirilmiş olan ‘şey’ kendini özgünleştirdiği süreç içinde insan haline gelir.”&lt;br /&gt;Toprakları işgal altına alınmış Türkler için Kurtuluş Savaşı son derece zorlu, kanlı ve yeterince belirleyiciydi. Fanon’un ‘sömürülen’ olarak nitelediği ‘siyah’ ya da ‘beyaz olmayan’ insanın yerinde, Nâzım’ın şiirlerinde, işgalci güçlerin etkisi altında kalan ve vatanını savunan ‘beyaz’ Türk insanı yer almaktadır. Fanon’nun analizi, sömürgeci olarak ‘beyaz tenli’ ve sömürülen olarak ‘beyaz tenli olmayan’ insanın üzerinde odaklanır ve bu beyaz tenli olmayanlar, fiziksel olarak çökmüş, manevi açıdan değer kaybına uğratılmış, bilgi, güzellik ve neredeyse onur ve insanlıktan yoksun portreler olarak çizilirler. Nâzım’ın şiirlerinde, işte bu beyaz tenli olmayan insan Türk halkıdır, Türk köylüsüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler,&lt;br /&gt;İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla&lt;br /&gt;köy odalarında unutulmuştular. (...)&lt;br /&gt;Acıkmıştılar, merhametsizdiler, bedbahttılar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frantz Fanon’un zafer ve kurtuluş hakkındaki söylemi Nâzım’ınkine benzer. Kuvâyi Milliye gibi “sömürgeci müdahalelerin koşullarını reddeden metinler post-sömürgeci (ya da sömürecilik karşıtı) sayılabilirler, çünkü bunlar sömürgeci ideolojiyi ve onun tuzaklarını aşarak bir eleştiri oluşturur ve karşı ataklar geliştirirler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ateşi ve ihaneti gördük.&lt;br /&gt;Dayandık,&lt;br /&gt;dayandık her yanda, (...)&lt;br /&gt;Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,&lt;br /&gt;en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,&lt;br /&gt;dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,&lt;br /&gt;iki kat soyulmamak için.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’un düşüncesinin önemi, özgürlük mücadelesi içindeki sömürülen bireylerde görülen sosyal ve psikolojik değişimlerde yatar. İlk kurşun sonrasında mücadele başlayınca, sömürülende bireyciliği en aza indiren yeni bir ruh hali oluşur. Bu ruh hali, direniş, birlik ve eşitlik içeren ‘kardeş’, ‘bacı’, ‘dost’, ‘arkadaş’ gibi sözcükleri kullanıma sokar. Eski psikolojik durum uçup gider. Bu bireyler insanlıklarını, kendi özlerindeki güzelliği, onurlarını tekrardan keşfederler ve bu süreçte uluslarını da özgürleştirirler. Kuvâyi Milliye’nin ilk bölümü (‘Karayılan Hikayesi’) bu noktada iyi bir örnek oluşturur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp&lt;br /&gt;bir tarla sıçanı kadar korkak olan,&lt;br /&gt;fırlayıp atılınca ileri&lt;br /&gt;bir dehşet aldı Anteplileri,&lt;br /&gt;seğirttiler peşince.&lt;br /&gt;Düşmanı tepelerde yediler…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözünü ettiğim gibi, Fanon’a göre kurtuluşa giden tek yol sömürgecinin şiddetine yine şiddetle karşılık vermekten geçer, yani silahlı mücadele esastır. Kurtuluş mücadelesi farklı bölgeleri, farklı dinî ve etnik grupları birleşik bir mücadele bayrağı altında toplar ve aşağılık duygularını yok ederek bireyin tekrar kendine güvenmesini sağlar. Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı’nda da aynı durum söz konusudur ve bu, Nâzım’ın şiirlerinde görülebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vatanı çiğnerse düşman?&lt;br /&gt;Bayan öğretmen dedi ki :&lt;br /&gt;Her karışını vatanın&lt;br /&gt;Kanımızla sularız.&lt;br /&gt;Türk ölür, baş eğmez. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon “Sömürgelikten kurtuluş varlığı kökten değiştirir, ezik seyircileri asıllarına döndürür, tarihin ışık huzmesince hemen hemen yüceltilerek kavranılan imtiyazlı eylemcilere dönüştürür,” der. Ama öte yandan, sömürülenin hedefini şaşırmış saldırganlığını da göz ardı etmez ve bunun nedenlerini vurgular: “Sömürgenin kas gerilimi belirli dönemlerde kanlı patlamalarla boşanır: Kabile savaşları, tarikat savaşları, bireylerarası kavgalar. (…) Tüm gücüyle kabilesel intikam davalarına yönelerek, sömürgeciliğin varlığını unutmaya, her şeyin eskisi gibi sürdüğüne kendini inandırmaya çalışır.” Yeryüzünün Lanetlileri kitabına önsöz yazan Jean Paul Sartre da bunun altını çizer: “Kendilerini kurtarmak için birbirlerini bile katlederler.” Nâzım’ın “Manzaralar’ından bu duruma uygun bir örnek şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yunan Aydın’a geldiği zaman&lt;br /&gt;gavura karşı efeler birleştilerse de&lt;br /&gt;vazgeçmediler fırsat düşürüp birbirini vurmaktan :&lt;br /&gt;(kumanda, namlı efelik ve pay meselesinden ganimeti)&lt;br /&gt;ve bundan dolayı vurdular babasını Emine’nin...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünün Lanetlileri kitabında Fanon, sömürülen topluluğun sömürenin yerine geçmek istediğini yazar. Söz konusu mücadelede ise proleteryadan ziyade köylülere güvenir, onları öne çıkarır. Köylü basittir, doğaldır, bozulmamıştır. Durağan bir hayat sürer ama ahlaki değerlerini ve ulusa bağlılığını da korumayı sürdürür. Tehdit altına girerse tek parolası ulusun devamını sağlamak olur; bunun için silaha sarılır, ayaklanır, mücadele eder. Kabileler ve köyler arasındaki dayanışmayla ulusçuluk bilinci artar: “Sömürge ülkelerde yalnızca köylülük devrimcidir. Yitirecek hiçbir şeyi yoktur, buna karşın kazanacak herşeyi vardır.” Kuvâyi Milliye’deki ‘Onlar’ şiirinin son dizeleri ise şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Asırda onlar yendi, onlar yenildi.&lt;br /&gt;Çok sözler edildi onlara dair&lt;br /&gt;Ve onlar için:&lt;br /&gt;‘zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur’&lt;br /&gt;denildi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köylünün bıçak kemiğe dayandığında “ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır, dağları yırtıp ayırır” diye anlatıldığı, her iki kitapta da yer alan ‘Türk Köylüsü’ isimli şiir, aydın bir kişi olarak gösterilen Nureddin Eşfak tarafından yazılmıştır ve Eşfak’ın gözünden Nâzım, köylü askerlerinin eylem ve ideallerini Kuvâyi Milliye’nin sekizinci bölümünde, Büyük Taarruz’u beklerken, ya da bir başka deyişle kurtuluşun eşiğindeyken betimler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Topçu evvel mülazımı Hasan’ın&lt;br /&gt;yaşı yirmi birdi.&lt;br /&gt;Kumral başını gökyüzüne çevirdi,&lt;br /&gt;kalktı ayağa.&lt;br /&gt;Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.&lt;br /&gt;Şimdi bir hamlede o kadar büyük,&lt;br /&gt;öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki&lt;br /&gt;bütün ömrünü ve hatırasını&lt;br /&gt;ve yedi buçukluk bataryasını&lt;br /&gt;ağlanacak kadar küçük buluyordu.“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizme karşı direniş ve kurtuluş için verilen savaşta aydının rolü ve samimiyeti çok önemlidir. Sömürgecilik sonrası dönemin (ya da post-sömürgeciliğin) Arif Dirlik ve Gayatri Spivak gibi dünyaca ünlü düşünürleri post-sömürgeci aydınları ‘aracı’ gibi davranmakla, hiçbir şey üretmeden ‘yabancı malları işlemekle’ eleştirmişlerdir, ama Nureddin Eşfak kesinlikle bu aracılardan değildir. Ankara’yı terk ederek savaşa katılmış olmaktan dolayı mutludur. Çocuklara Türkçe öğretmek onun için çok önemli ve çok güzel olsa da, o, ateş hattında olmayı tercih etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorum:&lt;br /&gt;iş bölümünden bahsedeceksin.&lt;br /&gt;Fakat Ankara’da çocuklara ders vermek,&lt;br /&gt;bozkırda ateş hattına girmek&lt;br /&gt;haksız ve hazin bir iş bölümü.&lt;br /&gt;Öyle günlerde yaşıyoruz ki&lt;br /&gt;ben bir iş yapabildim diyebilmek için:&lt;br /&gt;hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’dan etkilendiği bilinen Edward Said, Kültür ve Emperyalizm kitabında, tahakkümden kurtulmak için çalışmanın, genel olarak, teorisyenin, eleştirmenin, entelektüelin işi olduğunu söyler. “Direniş hareketinin odağında ülke toprakları vardır, ama direniş için bazen tek seçeneğin kültürel (edebi) metinler olduğunun farkına varmak gerekir,” * çünkü “sömürgeci gücün varlığı dolayısıyla ülke ilk başta ancak tahayyül edilebilecek durumdadır.” Aynen Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler kitabında vurguladığı gibi... Emperyalizm ve sömürgecilik karşıtı edebiyatın amacı bireyi tahakkümcü güçlerden kurtarmaktır, ama bundan önce ülkenin geri kazanılması gerekir ki bu ülke başlangıçta ancak hayal edilebilir durumdadır. Dolayısıyla aydın rahat bir konumda değildir. Sömürgeci gücün farkındadır; baskı ve zorlamalara karşı dayanıklıdır, ama yapacak önemli işleri vardır.&lt;br /&gt;Yalnızca bilinçli Türk aydını, işçi sınıfını ve Türk köylüsünü değerlendirip takdir edebilir ama bazen bunun tam tersi de mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nerdeyse Celal’e tapacaksın be köylüm.&lt;br /&gt;Zaten bizde halkın garip bir hayranlığı var şairlere&lt;br /&gt;Namık Kemal’den beri”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anti-emperyalizmin imgeleminden kökten farklı bir şey varsa, o da coğrafyanın birinci planda gelmesidir.” Emperyalizm bir coğrafi şiddet eylemiyse, o halde ‘coğrafya’ da sömürgecilik karşıtı sözlükteki önemli bir sözcüktür. Yerli, coğrafi kimliğini aramak, bulmak ve geri kazanmak zorundadır. Nâzım da kendi vatanının sınırlarına işaret eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dayandık&lt;br /&gt;dayanmaktayız.&lt;br /&gt;Buna rağmen:&lt;br /&gt;Sene 1922&lt;br /&gt;Ve 15 vilayet ve sancak&lt;br /&gt;Ve 9 büyük şehir&lt;br /&gt;düşman elindedir.&lt;br /&gt;İnanılmaz şeyler düşmandadır ki&lt;br /&gt;Bunların arasında :&lt;br /&gt;7 göl, 11 nehir&lt;br /&gt;ve köklerinde baltamızın yarası&lt;br /&gt;ve yangınlarıyla bizim olan&lt;br /&gt;yüz kere yüz bin dönüm orman,&lt;br /&gt;bir tersane, iki silah fabrikası,&lt;br /&gt;ve 19 körfez ve liman ki&lt;br /&gt;belki birçoğunun&lt;br /&gt;rıhtımı,&lt;br /&gt;mendireği,&lt;br /&gt;kırmızı, yeşil fenerleri yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frantz Fanon, “Yerlilerin yaşadığı bölge sömürgecilerin yaşadığı bölgeden farklıdır, bu farklılıkta birbirini tamamlayıcılık söz konusu değildir.” der. “Sömürgecilik karşıtı mekan ilişkileri, onu yok sayan veya devre dışı bırakmaya çalışan tüm güçlere karşı ulus-devletin sınırlarını destekleyen bir güç çatışmasıyla domine edilirler.” Kuvâyi Milliye’ye dönersek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düşündü birdenbire kayalardaki adam&lt;br /&gt;Kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.&lt;br /&gt;Kim bilir onlar ne kadar büyük,&lt;br /&gt;ne kadar uzundular?&lt;br /&gt;Birçoğunun adını bilmiyordu,&lt;br /&gt;yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvel&lt;br /&gt;Selimşahlar Çiftliği’nde ırgatlık ederken Manisa’da&lt;br /&gt;Geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağımızın en büyük düşünürlerinden Michel Foucault’nun teşhisi doğrudur: “Gücün olduğu yerde direniş de vardır.” Sömürgecilik karşıtı düşünce ve onun dolaşımda olan pratikleri emperyalizme karşı direnç gösterir. Fakat, bununla birlikte, tek bir direniş teorisi yoktur. Direnişin, ideolojik, taktiksel ve ilham verici bağlantıları vardır. Öte yandan Edward Said iki tür direnişten söz eder: “Birincil direniş dıştan gelen zorlamalara karşı edebi mücadeledir. İkincil ya da ideolojik direniş ise sömürgeci sistemin tüm baskılarına karşı toplumun hissiyatını ve gerçeğini korumak veya yeniden oluşturmaktır.” Said sömürüden kurtulmayı amaçlayan kültürel direnişte üç ana temanın varlığından da söz eder: toplum tarihinin bütünlüğü, insanlık tarihiyle bağlantısı ve insanlığa entegrasyonu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Erzurum’da on dört gün sürdü Kongre:&lt;br /&gt;orda, mazlum milletlerden bahsedildi&lt;br /&gt;bütün mazlum milletlerden&lt;br /&gt;ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. (...)&lt;br /&gt;Buna rağmen,&lt;br /&gt;Bütün aksamı vatan bir küldür, denildi.&lt;br /&gt;Kabul olunmaz, denildi,&lt;br /&gt;‘Manda ve Himaye…” (…)&lt;br /&gt;“Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,&lt;br /&gt;ya İSTİKLAL, ya ölüm! dendi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manzaralar’daki Ahmet Onbaşı karakteri Türk halkının ‘sonsuz’ direnişinin sembolüdür: “üç harpten gelen ve ‘Ha dayan hemşerim sonuna vardık’ sözüyle meşhur olan Ahmet Onbaşı.” Ama sömürgeci birliklerin gitmesiyle bile şiddet yok olmaz. Kapitalizm, özgürlüğünü yeni kazanmış ülkeleri huzur içinde bırakmaz; üstüne üstlük, 83 yıldır Türkiye örneğinde olduğu gibi “fakirlik, cehalet ve az gelişmişliğe karşı mücadele, sömürgeciyle olan ilişkilerden ayrılamaz.” “Kitlelerin harekete geçmesi, kurtuluş savaşı vesilesiyle oluştuğunda her insanın bilincinde ortak dava, ulusal yazgı, kolektif tarih düşüncelerini oluşturur.” Manzaralar’da Burhan Özedar şöyle konuşur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugün çocuklara okutulan tarihler gibiymiş&lt;br /&gt;yeni harp tarihlerimiz de, paşam&lt;br /&gt;Fatihleri, Selimleri, Süleymanları bile inkar edeceğiz.&lt;br /&gt;Çocukların haberi yok koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan.&lt;br /&gt;Padişah dendi mi umacı sanıyorlar.&lt;br /&gt;Bana öyle geliyor ki yıkacağımız kadar yıktık, burada durmalıyız, yeter artık.&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;Biz mevlut okumayı unuttuk.&lt;br /&gt;İnkılapsa yaptık, kafi&lt;br /&gt;biraz da maziye sarılıp kökleşelim...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Edward Said’e dönersek, ona göre “Kurtuluş kendinin bilincine varmaktır” ve “Fanon (da), Fransızca yazılmış olan Yeryüzünün Lanetlileri’nin başından sonuna kadar, yerlinin yanı sıra Avrupalıyı da, düşmanca olmayan yeni bir bilinç ve antiemperyalizm ortaklığı içinde bir biçimde bir araya getirmek istemekteydi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RZ1BgzMSojI/AAAAAAAAABQ/0lQkXq99emM/s1600-h/fanon.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5016237591713980978" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RZ1BgzMSojI/AAAAAAAAABQ/0lQkXq99emM/s320/fanon.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;3 Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’un yaklaşımları Nâzım’ın yazdıklarına paraleldir: bölünüp parçalanmaya karşı öfke, bütünlenme coşkusu, bağlılığın ortaklığı ve yeni, büyülü bir güzelliğe doğru yol alış… “Bir halkın başarıya ulaşmış mücadelesi yalnızca halkların zaferini getirmekle kalmaz. O halka tutarlılık, türdeşlik ve özgünlük de kazandırır.”&lt;br /&gt;Çok genç yaşta ölen Frantz Fanon Üçüncü Dünya’nın en büyük teorisyenlerinden biriydi ve onun için halk, ulusal bilinç ve tahakkümden kurtuluş son derece önemli kavramlardı. Çok uzun yaşamayan Nâzım Hikmet de Türkiye’nin en büyük şairiydi ve onun için bu kavramlar ve bu gerçekler ve (aynı zamanda ‘güzel’ ve anlaşılabilir bir Türkçe de) son derece önemliydi. Nâzım gibi Fanon da özgürlüğe giden yolu açarken kişinin kendini yeniden bulmasını ve oluşturmasını amaçlamıştı. Zaman yitirmeden, dünyanın her yerinde insanları katleden ya da buna göz yuman Avrupa’yı terk etmeyi önermişti insanlara. “Kendimiz için ve insanlık için, yenilenmek, yeni bir düşünüş geliştirmek ve yeni bir insan yaratmaya çalışmak gerekir,” diyen Fanon gibi Nâzım da kendini uluslararası bir hümanizmle özdeşleştirmiş ve bir peygamber tonuyla, insanlık adına, ezilen halkların dilinden konuşmuştu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,&lt;br /&gt;yok edin insanın insana kulluğunu,&lt;br /&gt;bu davet bizim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür&lt;br /&gt;ve bir orman gibi kardeşçesine,&lt;br /&gt;bu hasret bizim…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Kaynakça&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anderson, Benedict. Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, İstanbul: Metis Yayınları, 1995.&lt;br /&gt;Childs, Peter-Williams, Patrick. An Introduction to Post-Colonial Theory, Cornwall: Prentice Hall, 1997.&lt;br /&gt;Dino, Abidin. Nâzım Üstüne, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.&lt;br /&gt;Eagleton, Terry–Jameson, Fredric–Said, Edward W. Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Yazın (çev: Ş. Kaya), İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1993.&lt;br /&gt;Fanon, Frantz. The Wretched of the Earth, London: Penguin Books, 1990.&lt;br /&gt;Fanon, Frantz. Yeryüzünün Lanetlileri (çev: Lütfi Fevzi Topaçoğlu), İstanbul: Avesta Basın Yayın, 2001.&lt;br /&gt;Gendzier, Irene L. Frantz Fanon: Eleştirel Biyografik İnceleme. (çev: Süreyyya Evren), İstanbul: Sosyalist Yayınlar, 1997.&lt;br /&gt;Gürsel, Nedim. Nâzım Hikmet ve Geleneksel Türk Yazını, İstanbul: Adam Yayınları, 1992.&lt;br /&gt;Hilav, Selahattin. Edebiyat Yazıları, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995.&lt;br /&gt;Loomba, Ania. Kolonyalizm–Postkolonyalizm (çev: Mehmet Küçük), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000.&lt;br /&gt;Nâzım Hikmet. Kuvâyi Milliye, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.&lt;br /&gt;Nâzım Hikmet. Memleketimden İnsan Manzaraları, İstanbul: Adam Yayınları, 1999.&lt;br /&gt;Nâzım Hikmet. Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, İstanbul: Adam Yayınları, 1991.&lt;br /&gt;Said, Edward W. Culture and Imperialism, London: Chatto and Windus, 1993.&lt;br /&gt;Said, Edward. Kültür ve Emperyalizm (çev: Necmiye Alpay), İstanbul: Hil Yayın, 2004.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.bianet.org/2004/07/02/38070.htm&lt;br /&gt;http://tr.wikipedia.org/wiki/Frantz_Fanon&lt;br /&gt;http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&amp;task=view&amp;amp;id=317&amp;amp;Itemid=30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Bu makale Sakarya Üniversitesi II.Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyatbilim Kongresi (07-08 Eylül 2006) Bildirileri'nin birinci cildinde yayımlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-9078091255291494756?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/9078091255291494756/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=9078091255291494756' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/9078091255291494756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/9078091255291494756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/01/smrgecilik-kart-metinler-olarak-nzm.html' title='Sömürgecilik Karşıtı Metinler Olarak Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’na Fanon Düşüncesi Işığında Bir Bakış*'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf_PBsFkviI/AAAAAAAAADc/xXl8uT9SZ5I/s72-c/wretched.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-3154217539672442326</id><published>2007-01-01T00:55:00.000-08:00</published><updated>2007-07-02T01:01:45.605-07:00</updated><title type='text'>Yarımküre*</title><content type='html'>Sırtın isimsiz bir şelale&lt;br /&gt;Ilık havadan,&lt;br /&gt;Ilık sütten yapılma;&lt;br /&gt;Gözlerin kısıldığında&lt;br /&gt;Sahipli bir kuşu izler gibi&lt;br /&gt;Göklerde süzülen;&lt;br /&gt;Omuzların yuvarlak&lt;br /&gt;Çıplakken, başkaldırırken hayal gücüne&lt;br /&gt;Boyun eğmeyi öğrenen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yarımküre&lt;br /&gt;Suyu içilebilen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20.01.2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Bu şiir, &lt;em&gt;Sözcükler&lt;/em&gt; dergisinin Ekim 2006 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-3154217539672442326?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/3154217539672442326/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=3154217539672442326' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3154217539672442326'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/3154217539672442326'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/07/yarmkre.html' title='Yarımküre*'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-7767590846880868562</id><published>2007-01-01T00:52:00.000-08:00</published><updated>2007-07-02T01:02:47.628-07:00</updated><title type='text'>Tuz*</title><content type='html'>Beyaz kayaların susuzluğu, sertliği&lt;br /&gt;Durduramıyor harflerin yuvarlanışını&lt;br /&gt;Fenerin boyu uzun olmalı, ışığı yüksekte&lt;br /&gt;Eskiden buranın keşişleri&lt;br /&gt;Çok terlemiş, çok özlemiş olmalı suyu&lt;br /&gt;Şimdiyse bir kadın oturmuş minderde&lt;br /&gt;Kayaların tuzu, teninin kokusu&lt;br /&gt;Karışmış birbirine, iskelenin demiri&lt;br /&gt;Paslanmadan çok önce ölmüş&lt;br /&gt;Buranın keşişleri, nergis tarlaları&lt;br /&gt;Üzüm toplayan ırgatların&lt;br /&gt;Düşündeki kadınlardan çok önce&lt;br /&gt;Tekneler uzaktan benzeşir yine de&lt;br /&gt;Kayalar henüz ışıldayıp yıkanırken&lt;br /&gt;Terlemek bir tarihmiş&lt;br /&gt;Başlangıcı bilinmeyi, kurusu silinmeyi&lt;br /&gt;Artık önemsemeyen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03.08.2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Bu şiir, &lt;em&gt;Sözcükler&lt;/em&gt; dergisinin Ekim 2006 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-7767590846880868562?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/7767590846880868562/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=7767590846880868562' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7767590846880868562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7767590846880868562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/07/tuz.html' title='Tuz*'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-8247347098185809678</id><published>2006-12-25T08:29:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T04:40:48.662-08:00</updated><title type='text'>The Wire Charts: Vertigo 15</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf_QccFkvjI/AAAAAAAAADk/NAV0XzJCkJ0/s1600-h/230.jpeg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf_QccFkvjI/AAAAAAAAADk/NAV0XzJCkJ0/s320/230.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5043979294672731698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Wire 230&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;: April 2003&lt;br /&gt;Autechre, The Magic Band, Tom Cora, Colin Newman's Jukebox, Primer: Fluxus music, Califone, John Tilbury, Donna Summer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;My chart:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Vertigo 15&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Stockholm Monsters / Alma Mater (Factory)&lt;br /&gt;Calla / Televise (Arena Rock)&lt;br /&gt;Redskins / Neither Washington Nor Moscow (London)&lt;br /&gt;Fehlfarben / Monarchie und Alltag (EMI)&lt;br /&gt;Au Pairs / Playing with a different sex (RPM)&lt;br /&gt;New Wet Kojak / Do Things (Konkurrel)&lt;br /&gt;Rodan / Rusty (Quarterstick)&lt;br /&gt;ZeN / Derya (Ada Müzik)&lt;br /&gt;Massacre / Killing Time (RecDec)&lt;br /&gt;Celtic Frost / To Mega Therion (Noise)&lt;br /&gt;Pearls Before Swine / One Nation Underground (Get Back)&lt;br /&gt;Deutsch Amerikanisch Freundschaft / Alles ist Gut (Mute)&lt;br /&gt;The Young Gods / L’eau Rouge (Play It Again Sam)&lt;br /&gt;Melvins / Houdini (Atlantic)&lt;br /&gt;Quickspace / Precious Mountain EP (Kitty Kitty)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Compiled by Hilmi Tezgor, &lt;em&gt;Vertigo&lt;/em&gt;, Acik Radyo 94.9 FM (Istanbul, Turkey, www.acikradyo.com.tr) Mondays 9-10 PM, &lt;a href="http://"&gt;htezgor@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-8247347098185809678?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/8247347098185809678/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=8247347098185809678' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8247347098185809678'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/8247347098185809678'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/03/wire-charts-vertigo-15.html' title='The Wire Charts: Vertigo 15'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf_QccFkvjI/AAAAAAAAADk/NAV0XzJCkJ0/s72-c/230.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-7219096131936071169</id><published>2006-12-24T08:40:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T04:40:49.701-08:00</updated><title type='text'>Hayatımı Değiştiren On Albüm</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1eT8mjGNI/AAAAAAAAADE/fpFu3C6FkIs/s1600-h/bantdergi10.jpeg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1eT8mjGNI/AAAAAAAAADE/fpFu3C6FkIs/s320/bantdergi10.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5043290854503160018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;bant&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Dergisi no.10 (Haziran 2005)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Iron Maiden / &lt;em&gt;The Number of the Beast&lt;/em&gt;: Herkes bir yerden başlar. Benim için, lisedeki sıra arkadaşım Melih Gürses'in kulağıma ‘Hallowed be thy name’in melodisini mırıldamasıyla başlamıştı. Iron Maiden’ı dört yıl boyunca dinlemiş olmak çok fazla, biliyorum. Metalci olarak kendimi vaftiz etmiştim bu albümle. Bir sürü gizemli şeyden bahsediyordu Iron Maiden, ya da bana öyle geliyordu. Kız kardeşim de etkilenip bir ara metalci olmuştu. Grubuma o kadar odaklıydım ki, koca bir gazete sayfasının herhangi bir yerinde Iron Maiden yazıyorsa bunu bulmam çok kısa sürerdi bir zamanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Rush / &lt;em&gt;Signals&lt;/em&gt;: Rush benim dünyada en çok sevdiğim müzik gurubu. Hala… Yapacak bir şey yok. Metal dinlemeye Rush ile son vermiştim, rock dinlemeye Rush ile başlamıştım. Bilen bilir; Rush’ı ya çok seversin ya da nefret edersin. İlk dinlediğim günü bile hatırlıyorum; nerede dinlediğimi de.. Sanırım bir rock grubu üç kişi olmalı ve Rush da üçlü kimyasını yıllardır bozmuyor. Nasıl oluyor bilmiyorum. Rush insanı ne fazla neşelendirir, ne de fazla hüzünlendirir. İyi olmak istersem Rush dinlerim. Yıllarca dinlemesem bile zamanı geldiğinde oradadır; dinlenir; insanı iyi eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Van Der Graaf Generator / &lt;em&gt;Godbluff&lt;/em&gt;: Acaip bir grup... Aslında TRT 3 sayesinde tanıştığım ilk parçaları ‘Refugees’ bu albümde değil ama olsun. VDGG yalnızlıktır, dünyada olma halidir, deliliktir, şiirdir, Kadıköy’de hüzünlü olmaktır. Progressive rock denen o sevimsiz türü sevmek ama VDGG’ı bilmemek olmaz, gibi geliyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. The Sisters of Mercy / &lt;em&gt;First and Last and Always&lt;/em&gt;: Romantizm en karanlık olanı Sisters’da mevcuttur. Grubun müzikal olarak tarihte pek bir önemi vardır diyemem. Bas bariton bir ses, simsiyah albüm kapakları, çok büyük nedenleri olmasa da hayata karanlık bakışlar… Yine de 20’li yaşlarımın kritik bir dönemine eşlik etti Sisters. İç sıkıntısına, karşılıksız duygulara, yalnızlığa, vs.’ye… Kara gezegenin “kara gibi görünen” müziği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Steely Dan / &lt;em&gt;Pretzel Logic&lt;/em&gt;: Steely Dan’de insana iyi gelen bir şeyler var. Sound olağanüstü, ruh hali rahat, hava sanki hep güneşli, ama neşeden coşuyor filan da değilsin. Keyif veren bir grup Steely Dan. Yeniden başlayabilmenin soundtrack’i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. R.E.M. / &lt;em&gt;Up&lt;/em&gt;: R.E. M.’in “Up” albümü grubun en “up” albümü değil kesinlikle. Ama içinde, tüm karamsar havasına rağmen o kadar umut barındırıyor ki, hayatımdaki önemli bir sürecin bitiminde, dolayısıyla yeni bir dönemin başlangıcında aylarca “Up” dinledim ve sonunda “up” oldum. Dedikleri gibi, “korkmadan yürüyebilemeli insan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Bob Marley / &lt;em&gt;Uprising&lt;/em&gt;: Bu albümü dinlediğimde, damardan rock dinlediğim bir dönemdeydim. Yine de çok sevmiştim bu müziği zira çok farklı hisler vermişti bana. Ne olduğunu pek de anlamadığım bu hislere, yıllar sonra çok daha fazla ihtiyacım oldu. Reggae, insana müthiş yaşama gücü veren bir müzik. Rockçı geçmişimi ve rock sevgimi yadsımıyorum ama reggae bence dünyanın en güzel müzik türü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Desmond Dekker / &lt;em&gt;The Very Best and The Rest of&lt;/em&gt;: Benim için çok özel bir ses Desmond Dekker. Bob Marley ve Desmond Dekker benim siyah müziğin envai çeşidini sevmeme yol açan iki müzisyen. Siyah müzik de, tabii ki beyaz müzikten çok ileride. Bir şeyi çok istiyorsam, hep Desmond Dekker dinlerim: 'You Can Get It If You Really Want'. Yani sık sık Desmond Dekker dinlerim. Herkese de öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. The Smiths / &lt;em&gt;The Smiths&lt;/em&gt;: 20’li yaşlarımın yalnızlığına The Smiths kadar ilaç olan bir grup olmadı. Hiç kimsenin yaşamadığı şeyler hissetiğimi sanırken, a, bir de baktım ki Manchesterlı bir takım adamlar da aynı şeyleri hissediyorlar. E, bu durumda galiba milyonlarca kişi de senin gibi hissediyor olmalı, demiştim kendi kendime. Yani bir sürü ruh kardeşin oluyor bir anda. Şırıl şırıl gitarlar ve modern rock şairliği… Yalnızların müziği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. The Young Gods / &lt;em&gt;Only Heaven&lt;/em&gt;: İsviçre’ye hiç gitmedim ama ilk kez uçağa bindiğimde yolculuk boyunca bu albümü dinlemiştim. Sanırım o zamanlar teknoloji daha ileriydi, çünkü uçakta walkmen dinlenebiliyordu. Önemli bir yolculuktu, ilk kez yüksekteydim, Young Gods dinliyordum, döndüğümde hiçbir şey aynı olmayacaktı. Döndüm, durumlar değişmişti, zira artık bu İsviçreli grubu çok seviyordum. Metalin, psychedelia’nın, rock’ın garip bir karşımıydılar. Fazlasıyla erkeksiydiler, herhalde hala da öyledirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Girls Against Boys / &lt;em&gt;Cruise Yourself&lt;/em&gt;: Bu albüm üzerine daha önce de yazmıştım, benzer şeyleri tekrarlayayım. Çok iyi bir noise rock grubu GVSB. Tavrı, gücü, enerjiyi, heyecanı, tutkuyu, tehlikeyi ve sound'u tek bir iple paketliyor. Yani bir rock grubundan beklenebilecek her şeyi. Girls Against Boys’un “Cruise Yourself” albümüyle birlikte kendime, zor zamanlarda “Nasıl şu anki halimden daha iyi olabilirim?” sorusunu sormaya başladım. Bunu hala soruyorum kendime. Bu soruyu cevaplayabildiğim sürece buradayım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-7219096131936071169?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/7219096131936071169/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=7219096131936071169' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7219096131936071169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/7219096131936071169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2007/03/hayatm-deitiren-on-albm.html' title='Hayatımı Değiştiren On Albüm'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/Rf1eT8mjGNI/AAAAAAAAADE/fpFu3C6FkIs/s72-c/bantdergi10.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-1733509594880798953</id><published>2006-12-22T07:34:00.000-08:00</published><updated>2007-01-04T10:06:40.290-08:00</updated><title type='text'>2006'da Müzik</title><content type='html'>Dinlediğim 2006 Tarihli Albümler Arasında En Sevdiklerim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bob Dylan / Modern Times&lt;br /&gt;2. Scott Walker / The Drift&lt;br /&gt;3. Tom Waits / Orphans&lt;br /&gt;4. Bonnie ‘Prince’ Billy / The Letting Go&lt;br /&gt;5. Battles / EP C / B EP&lt;br /&gt;6. Yo La Tengo / I’m not afraid of you and I’ll beat your ass&lt;br /&gt;7. Matmos / The rose has its teeth in the mouth of a beast&lt;br /&gt;8. Calexico / Garden Ruin&lt;br /&gt;9. Espers / II&lt;br /&gt;10. Sonic Youth / Rather Ripped&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-1733509594880798953?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/1733509594880798953/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=1733509594880798953' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1733509594880798953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/1733509594880798953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2006/12/2006da-kan-albmlerden.html' title='2006&apos;da Müzik'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-2481231957196465518</id><published>2006-12-22T07:23:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T04:40:50.431-08:00</updated><title type='text'>The Damned / Damned, Damned, Damned</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RYv5ah2-IRI/AAAAAAAAAAg/ufiUgS2kt5k/s1600-h/damned3.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RYv5ah2-IRI/AAAAAAAAAAg/ufiUgS2kt5k/s320/damned3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5011373244540657938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bugün dönüp 30 yıllık geçmişe bakıldığında, The Damned bir gotik-rock grubu olarak görülebilir. Evet, 80’li yıllarda bunu “hak edecek” işler yaptılar, ama unutmamak gerekir ki Londra’da 1976’da kurulduklarında ‘üç akor’dan yola çıkmışlardı. Saf punk’tı yaptıkları, özellikle de 1977 tarihli ilk ve erken albümleri “Damned, Damned, Damned”de...&lt;br /&gt;The Damned 6 Temmuz 1976 tarihinde Sex Pistols’a 100 Club’daki konserinde eşlik ederken, kalabalık içinde Dracula benzeri kıyafetiyle dikkat çeken Dave Vanian şarkı söylemesi için sahneye sürüklenecek ve böylece bu ‘lanetli’ punk grubu şekillenmiş olacaktı. 80’li yıllarda solo çalışmalarıyla da gündeme gelecek olan Captain Sensible’ın, grubun ilk albümünün açılış şarkısı ‘Neat, Neat, Neat’teki basları çok güçlü. İki şarkı dışında gitarist Brian James’in yazdığı cayır cayır bestelerden oluşuyor bu ilk albüm. Kapanışta da, olursa burada olur dedirten bir Stooges yorumu var: ‘I Feel Alright.’ Ayrıca, bu 30 yıl içinde çıkan hemen her punk toplamasında yer alan ‘New Rose’ şarkısı da, balyoz gibi davulları ve klasik çiğ punk enerjisiyle The Damned’ın bu ilk albümünde yer alıyor. İlaveten ‘I Fall’ ve ‘Feel the Pain’ de tarih yazan punk klasikleri. Bu albüm, punk’ı geç olarak sevenlerin dikkatinden kaçmış olabilir ama zararın neresinden dönülse kârdır. Tam gaz, saf punk’ın birkaç doğru adresinden birisi, Nick Lowe’un prodüktörlüğünü yaptığı 1977 tarihli “Damned, Damned, Damned.”&lt;br /&gt; Sex Pistols ve The Clash ile beraber hep ilk üçte ismi anılsa da, The Damned grubu dönemin müzik basını tarafından -biraz eğlenceli göründüklerinden- pek ciddiye alınmamıştı. Oysa, işin içinde olanların bildiği gibi, sorun onların eğlenceli olmasında değil, James’in rockçı tripleri, Vanian’ın gotik takıntısı ve Sensible’ın çılgınlıkları arasında denge arayışlarındaydı. Bugün geriye bakınca, Vanian ağır basmış görünüyor.&lt;br /&gt; Bir punk sever olarak arşivinizde yeterince Pistols ve Clash varsa, yüzünüzü The Damned’e dönün. Özellikle de 1980 öncesi dönemine...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-2481231957196465518?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/2481231957196465518/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=2481231957196465518' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/2481231957196465518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/2481231957196465518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2006/12/damned-damned-damned-damned-demon-bugn.html' title='The Damned / Damned, Damned, Damned'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RYv5ah2-IRI/AAAAAAAAAAg/ufiUgS2kt5k/s72-c/damned3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8762141914516682639.post-6203485348622692187</id><published>2006-12-22T07:09:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T04:40:50.614-08:00</updated><title type='text'>Television / Marquee Moon</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RYv3Lh2-IPI/AAAAAAAAAAM/Legtpb-jEuI/s1600-h/marquee%20moon.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5011370787819364594" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RYv3Lh2-IPI/AAAAAAAAAAM/Legtpb-jEuI/s320/marquee%2520moon.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Television, özgünlüğü, yaratıcılığı ve birçok gruba esin kaynağı olması bakımından 20.yüzyılın en önemli topluluklarından biri. Toplamda sadece üç stüdyo albümü yapmış olmasına rağmen bu sıfatları kendisinde toplayabilmiş bir ekip, Television.&lt;br /&gt;Grubun tarihi, okuldan arkadaş olan Tom Verlaine ve Richard Hell’in (Bu iki soyadın ilki meşhur Fransız şairden alınmış, ikincisi ise kim bilir hangi cehennemden...) Delaware’den New York’a kaçışlarıyla başlar. 1973’te müzik yapmaya karar verdiklerinde ise, John Coltrane hayranı Verlaine gitara, nihilist punk şairi Hell ise bas gitara geçer. Ardından davulcu olarak Billy Ficca, ikinci gitarist olarak da Richard Lloyd gruba katılınca Television oluşur.&lt;br /&gt;Dönemin birçok punk-rock grubuna ev sahipliği yapan efsanevi CBGBs’deki 31 Mart 1974 tarihli konserleriyle Television, NY’un punk sahnesine, yerleşik kalıpları kırarak, yepyeni bir gitar anlayışıyla girer. Verlaine ve Lloyd, doğaçlamalarına garage rock’ın enerjisini ve blues riff’lerini katar; rock ve caz etkili, karmaşık ve duygu yüklü gitar anlayışlarını müziklerinin merkezine yerleştirirler. 1975 yılında Hell’in yerine, Verlaine’in isteğiyle Fred ’Sonic’ Smith gruba katılır.&lt;br /&gt;Television’ın ilk albümü “Marquee Moon” 1977 yılında yayımlandı. Bu albüm, 30. yılına girerken birçok punk, post-punk ve new-wave grubunu etkilemiş durumda, ki bunların arasında Sonic Youth’u, Echo and the Bunnymen’i, ve Lloyd Cole’u da gösterebiliriz. “24 ayar, deha işi bir çalışma” olarak değerlendirilen albüm ticari olarak aynı başarıyı gösteremedi (Albümdeki 10 dakikalık “Marquee Moon” parçası, rock tarihinin en güzel sololarından birini içinde barındırır). &lt;br /&gt;Bu efsane albümün hemen ardından, 1978’de “Adventure” yayımlandı. İyi ama ticari açıdan yine zayıf olan albümün başarılı turnesinde ise Television artık bir Tom Verlaine Grubu’na dönüşmüştü. Aynı yıl Television’ın ekranı karardı, ta ki 1992 yılında grup yeniden toplanana kadar. Üçüncü albümlerinin ardından grup 1993’te dağıldı; ancak, toplamdaki kısacık ömrüne rağmen rock tarihinde kalıcı olarak yerini almıştı bile.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8762141914516682639-6203485348622692187?l=hilmitezgor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/feeds/6203485348622692187/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8762141914516682639&amp;postID=6203485348622692187' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6203485348622692187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8762141914516682639/posts/default/6203485348622692187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hilmitezgor.blogspot.com/2006/12/television-marquee-moon.html' title='Television / Marquee Moon'/><author><name>Hilmi Tezgör</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10695157221159049017</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/-DZJmuYqC9cE/TvBGMimoPEI/AAAAAAAAATs/sky4gf3tqGo/s220/ar_kasim2.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_f_Iw5ln-lZc/RYv3Lh2-IPI/AAAAAAAAAAM/Legtpb-jEuI/s72-c/marquee%2520moon.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
