Tuesday, August 11, 2009
Sonuncu "Radikal 2" Yazısı ve Arşiv (2001-2009)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=957703&Date=4.10.2009&CategoryID=42
Monday, April 6, 2009
'Auster' Paydası
Belki bir on yıl önce, Amerikalı yazar Paul Auster’ın bir söyleşisinde W. G. Sebald’ın ismini andığını ve onun Die Ausgewanderten isimli kitabının, son dönemlerde okudukları arasında en iyilerden bir tanesi olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Yazarın ve kitabın ismi aklımda kaldı ve birkaç yıl sonra Sebald’ın bu kitabını, yani Göçmenler’i indirimli bir reyonda buldum. Maalesef birkaç yıl daha gecikerek, romanı ancak 2004’te okudum. Çok iyi ve çok farklı bir kitaptı; çünkü Göçmenler, roman, tarih, anı, gezi yazısı ve otobiyografinin iç içe geçtiği, özgün bir edebi metindi. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu.W. G. Sebald, hafızanın yazarı. Hem bireysel hem de kolektif hafızanın. Hafıza ise, belki sahiden ‘tarih tarafından gasp edilen bir hakkın geri istenmesi.’ (1) Ve Sebald’ın dünyası, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sı. Ancak Sebald, herkesin bildiği ve ilgilendiği türden, ikinci elden anlatılmış Nazi hikayeleriyle ilgilenmiyor ve Auschwitz’te olup bitenlerin, onu yaşamamış biri tarafından tasvir edilemeyeceğini düşünüyor. Soykırım dehşetine onu yaşamadan vurgu yapmayı kendini bilmezlik olarak görüyor. 1944 doğumlu yazar 16 ya da 17 yaşına kadar, 1945 öncesi olanlar hakkında hiçbir şey duymadığını, Nazilere üye olan ve savaş sonrası hapisten dönen babası da dahil, hiç kimsenin yaşananlardan bahsetmediğini söylüyor. Öyle ki, yaşadığı şehirde gördüğü kalıntıları, zaten her şehirde var olan şeyler olduğunu düşünüyor o yaşlarında.
Sebald’ın kitaplarında ezen ve ezilen, zalim ve mazlum arasındaki şiddetin olaylar halinde anlatılmasına ya da toplama kamplarının tasvirlerine rastlanmıyor. Gerçek ile kurgusal olanın iç içe geçtiği, bulanık, canlı ve yaratıcı ama belgesel tadı da veren metinler onunkiler. Üstelik amansız bir fotoğrafçı da olan Sebald, çektiği ya da bulduğu fotoğrafları da metinlerinin içine serpiştiriyor. Lakin açıklayıcı bir alt yazısı olan ve hemen ‘duyguları harekete geçiren’ türden ya da ‘öğretici’ fotoğraflar değil bunlar. Ancak etrafını saran metinle anlam kazanıyorlar ve ‘aura’yı genişleterek bazı şeyleri ima ediyorlar. Fotoğrafların yanı sıra kartlara, biletlere, çizimlere, ajanda ve takvim yapraklarına ya da listelere de rastlanabiliyor, onun kitaplarının içinde.
Türkçeye çevrilen ilk Sebald kitabının, yani Göçmenler’in arka kapağında şunlar yazıyor: ‘Avrupa’daki siyasal belirsizliğin etkisiyle yerlerinden yurtlarından edilen ve yeni vatanlarına uyum sağlamak, yeniden kök salmak zorunda bırakılan bu insanların sepya fotoğraflardan, bölük pörçük anıların sisleri arasından giderek uzaklaşan hayaletleri; okuru varoluş sorunu, zamanın göreceliği ve farkında olmadan iz bırakan küçük şeyler hakkında yeniden düşünmeye sevk ediyor.’(2) 50 yıl sonrasında, bugün de değişen bir şey yok aslında. İnsanlar, zorla yurtlarından ediliyor; zorla, istemedikleri bir hayatı kuruyor ve yaşamaya çalışıyorlar. Aynı hüzün ve burukluk, aynı Sebald’da olduğu gibi, hem yüzeyde, hem de derinde sürüp gidiyor. Göçmenler bittiğinde, büyük bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlarken, kendi geçmişinizin derinliklerinde de -muhakkak- bastırılmış buruk anıların olduğunu hatırlayabilirsiniz.
Bulanık Bir Belgesel
1990’larda çağdaş edebiyatın dahileri arasında gösterilen Winfred Georg Maximillian Sebald Almanya’nın hayli güneyindeki Wertach’da doğmuş. Bu ülkede ve İsviçre’de edebiyat okuyan yazar 1966’da İngiltere’nin Manchester şehrine geçmiş ve 2001’deki erken ölümüne kadar Norfolk’ta yaşamış. Kitaplarında enine boyuna anlattığı bu topraklar üzerindeki talihsiz bir trafik kazası, 14 Aralık 2001’de bu sıra dışı yazarın ölümüne neden olmuş. Göründüğü kadarıyla edebiyat eleştirmenleri, Sebald’dan tek bir kitap okunacaksa, bunun Austerlitz olması gerektiğinde hemfikirler. Aynı kişiler, onun, Bernhard, Borges, Nabokov ve Kafka ile aynı soydan sayılması gerektiğini de düşünüyorlar haklı olarak. Austerlitz, Türkçe’deki üçüncü Sebald kitabı (ikincisi ise Satürn’ün Halkaları idi).
Paul Auster, Sebald ile Austerlitz aracılığıyla tanışmış olabilir belki de. Auster da Yahudi kökenli bir yazar ve kendi soyadını da içeren bir kitap ismi ona çekici gelmiş olabilir. Ama Austerlitz gerçekten de bir başyapıt. ‘Gerçeği hayalle harmanlayan, tarihle bugünü çakıştıran, estetiği bir an olsun elden bırakmayan olağanüstü bir belgesel.’(3) Kitapta Sebald olması çok muhtemel olan anlatıcı, 1967 yılında bir gün, Anvers (Antwerpen) tren istasyonunda kendisi gibi salonun mimari yapısıyla ilgilenen Jacques Austerlitz ile tanışır. Bu yıllara yayılacak olan buluşmaların ve uzun sohbetlerin başlangıcı olan gündür. Jacques Austerlitz, Nazilerden kaçabilsin diye asıl ailesi tarafından İngiltere’ye yollanmıştır ve gerçek isminin bu olduğunu ancak 15 yaşında öğrenebilecektir. Bu andan sonra hep geçmişinin peşinde olacak, ancak bu süreç hiç de kolay olmayacaktır. Kendi hayatının sayfalarını geriye doğru çevirdikçe, acı ve hüzün ters yönde ilerler. Bulanıklık azaldıkça melankoli keskinleşir; geçmişle bugün arasındaki uçurum büyür. Ve metne serpiştirilen fotoğraflar da okurun yolculuğundaki hayallerini zenginleştirir. ‘Beni fotoğrafçılık işinde en çok büyüleyen an ise, gerçekliğin gölgelerinin ışık verilen kağıtta tıpkı anılar gibi adeta hiç yoktan ortaya çıktığı an olmuştur, nitekim anılar da karanlığın arasından içimizde belirir ve onları kaçırmamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, banyo teknesinde fazla kalan resimler gibi hemen kararırlar.’ (4)
Cynthia Ozick, The New Republic’te yayımlanan denemesinde ‘Yahudiler Almanya’ya olan aşklarına hiçbir zaman karşılık alamadılar – şimdiye kadar. Sebald trajik de olsa Yahudilere işte bu karşılığı verir, ancak bunun için çok geçtir,’ diyor ve yazısının sonuna ekliyor: ‘Başka hiçbir Alman bu hüzünlü öyküleri, yazarı Sebald’dan daha iyi anlayamaz.’ (5)
Yahudi asıllı Amerikalı yazar Paul Auster’ın söz konusu söyleşisini aradım ve sonunda buldum. Yaklaşık on yıllık bir söyleşi bu: ‘Yeni keşiflerim arasında İngiltere’de yaşayan bir Alman var, Georg Sebald. İki kitabını okudum. Romanla meditasyon arası çok uyarıcı ve saf şeyler..’ diyen Auster’ın edebiyat eleştirmenleri tarafından Sebald’a benzetildiği oluyor bazen. Sebald Auster’dan üç yaş daha büyük. İngilizceye Vertigo diye çevrilen Schwindel.Gefühle isimli kitabını 1990’da yayımlamış; Auster’in ise 1994’te çıkmış olan Mr. Vertigo isimli bir kitabı var. Sebald’ın yaşarken Nobel Ödülü ile ismi anılmaya başlamıştı, ama ne yazık ki erken öldü. Auster ise ne mutlu ki hayatta ve çoğu zaman derinlerinde bir hüzünle yazmaya devam ediyor.
Sebald bizlere, dünyada direnebilmenin yolunun hafızamızı korumaktan geçtiğini gösteriyor.
Kaynakça:
(1): Ayvaz, Emre. ‘Tarihin İktidarı, Hafızanın Muhalefeti’, kitap-lık 74, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004.
(2): Sebald, W.G. Göçmenler. Çev. Natali Medina, İstanbul: İletişim Yayınları, 1999.
(3): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.
(4): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.
(5): Ozick, Cynthia. ‘Ölümden Sonraki Mükemmellik’, kitap-lık 101, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007.
http://www.wikipedia.org/
http://calitreview.com/14
http://www.guardian.co.uk/books/2004/feb/08/fiction.paulauster1
*Bu yazı Kitap-lık dergisinin Şubat 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.
Tuesday, February 17, 2009
Bir Sesin Öyküsü
Tindersticks’in son albümünün son şarkısı ‘The Turns We Took’un son dizeleri şöyle: “Evimin bir yerindeki bir parça kağıtta / Bizim buraya kadar gelişimizin öyküsü var / Ve ben işte o çizgiyi izliyorum geriye doğru. / Hep o aynı çocuk, kendi gölgesinden korkan / Hep o aynı çocuk, beni baştan çıkaran, beni her şeyden soğutan...” O çocuk, yani Stuart Staples 43 yaşını doldurdu. İngilizce ‘crooner’ denilen sesiyle, İngiltere’nin 90’lı yıllardan beri en iyi bestecilerinden biri ve Tindersticks’in lideri olarak hayatını sürdürüyor ve şarkılarında geride bıraktıklarıyla hesaplaşıyor.Tindersticks’in beş yıl aradan sonra geçen yıl tekrar bir araya geldi ve uzun bir aradan sonra yeni bir albüm çıkardı: “The Hungry Saw.” Bu uzun arada solist Stuart Staples üst üste iki solo albüm çıkarmış ve bu çalışmalarda ona eşlik eden eski iki elemanı Neil Fraser ve David Boulter ile tekrar Tindersticks olarak bir araya gelmişti. Sözünü ettiğim hesaplaşma aslında yeni albümün ilk şarkısında başlıyor. İlk dizeler şöyle: “Ah, o günler, nereye gitti o günler / Eşiklerden kayıp gittiler / Yoksa buradalar mı hala? / Ah o günler, evlerimize kadar peşimizden gelirler.”
Beş yıldır grubu özleyenler için “The Hungry Saw”, Tindersticks diskografisine eklenen, bir halka, ama daha çok bir cankurtaran simidi gibi. Çünkü albümde, beklenen Tindersticks klasiklerinin yanı sıra Staples’ın solo albümlerindeki dinginlik, sadelik ve hatta bir çeşit huzur da var. Elbette, şarkı sözlerine yakından bakıldığında yine melankoli, acı ve pişmanlık gibi duyguların ağırlıkta olduğu görülüyor ama grubun 90’lardaki albümleri gibi depresif değil “The Hungry Saw.” Flütten çelloya, klarnetten kemana birçok farklı enstrümanın kullanıldığı ve tam 16 müzisyenin yer aldığı albümdeki üflemeli çalgılarda, grubun kadim dostu Terry Edwards da var.
Yeni Tindersticks şarkıları dinlemenin sevincine, grubu canlı izleme şansı da ekleniyor şimdi. Çok daha önce grubun İnternet sitesinde ilan ettiği gibi, 18 Şubat 2009’da Cemal Reşit Rey’deki sahnede Tindersticks olacak. Biri solo olmak üzere daha önce iki defa İstanbul’a gelmiş olsa da, CRR sahnesi grup için olunabilecek en iyi yer gibi görünüyor. Yaklaşık on yıl önce Hollanda’da, CRR sahnesine benzer bir salonda grubu izleme şansına sahip olmuştum. Bir festivalde, bir yandaki çadırda cambazlar gösteri yaparken, bir diğerinde ise Hanif Kureishi kendi romanlarından okurken, Tindersticks elemanları enstrümanları ve şarap bardaklarıyla sahneyi, ben de kırmızı kadife koltuklarda yerimi alıyordum.
Dünyanın Öbür Ucunda
Albümün en güzel bestelerinden ‘The Other Side of the World’de Staurt Staples, çoğu zaman olduğu gibi yine uzaktaki sevgilisine sesleniyor: “Eğer seninle konuşabilseydim sevgilim / Söyleme fırsatını bulamadığım her şeyi söylerdim sana / Ah, nasıl da saklamıştın benden o gözyaşlarını / Sanki duymuyormuşum gibi / Çünkü tüm bu vahşetin içinde bile seni seviyorum / Tüm bu pisliğin içinde bile / Yaşadığımız en iyi zamanlarda da olduğu gibi seviyorum seni / Dünyanın öbür ucunda.”
Staples’in müthiş güzel bir sesi var. Bu ses, Leonard Cohen’inki, Nick Cave’inki ya da Dylan’inki gibi kendini özleten bir ses. Bu sesin müptelası olunabiliyor, ki iptila hem güzel hem de zor. Bu ses ruhumuzun ve bedenimizin kırılgan yerlerini sarmalayabiliyor. “Müzik ise ne olduğunu bilen bir çizgide ilerliyor ve hayatımıza eşlik eden çok temel bir duyguyu ete kemiğe büründürüyor. Bu duyguya, yani hüzne olan aşinalığımızı artırıyor.”
Adamımız Stuart Staples’ın ilk grubu Asphalt Ribbons’dı ama müzik dünyası onu Tindersticks ile tanıdı. Bilindiği gibi, tam bir ‘grup müziği’ yapıyor(du) Tindersticks ve müzik dünyasındaki yeri benzersiz(di). Verilen aradan sonra, Tindersticks yine sevenleriyle birlikte ve Nottinghamlı olsa da Fransa’da küçük bir kasabada hayatını sürdüren Staples ve arkadaşları dünyanın öbür ucuna gitmiyor belki ama, yine İstanbul’a geliyor.
Tuesday, December 30, 2008
Şapkanın Sıcaklığı
Bilindiği gibi 5 ve 6 Ağustos 2008 tarihlerinde Leonard Cohen ilk defa İstanbul’da olacak ve iki gece üst üste konser verecekti, ama olmadı. Her nedense olmadı. Bunun üzerine ben, Kaliforniya’daki Zen manastırından çıkmış olan ve uzun bir aradan sonra turne yapan ozanı, Avrupa’da bir yerlerde yakalayıp görebilmek için fırsat kollamaya başladım. Tarih itibariyle Almanya konserleri uygun görünüyordu. Frankfurt Kitap Fuarı ile kesişemese de, 29 Ekim’deki konseri gözüme kestirdim ve 1,5 ay öncesinden -ve görünüşe göre bir hayli arka sıralardan- biletimi aldım.28 Ekim sabahı Frankfurt’a indiğimde, şehirde bir süredir iyi giden hava bozmuştu; soğuktu ve hafif yağmur vardı. Günü gezerek geçirirken konserin afişine sadece bir defa rastladım, o da kuytu bir duvarın dibinde… Biletler çoktan bitmiş olmalı, diye düşündüm. Ertesi günün akşamı daha da soğuk bir hava vardı. Frankfurt gökdelenlerinin, kulelerinin, özellikle de Commerzbank’ın tepesi daha da soğuk olmalıydı.
Kaldığım yerden, konserin olacağı Frankfurter Festhalle metroyla uzak değildi. Kitap Fuarı’nın da yapıldığı alan içinde bulunan kubbeli Festhalle, benim gördüğüm, oturularak seyre uygun en büyük kapalı salondu. Metrodan inip, sadece bir yürüyen merdivenle salonun girişine geldik. Berlin ve Frankfurt’ta dönüşümlü olarak yaşamak durumunda olan eski bir arkadaşımla beraber görecektim Leonard Cohen’i.
Bira olarak ‘fıçı’ Beck’s vardı fuayede; ayrıca yaş ortalaması 40-45 olan, sakin ama konuşkan bir kalabalık, hafif yiyecekler ve Cohen’in turne tişörtlerinin satıldığı çok büyük olmayan bir tezgah. Sigara içmek için ise üşütmeyi göze almak gerekiyordu.
Yerimiz çok arkalardaydı ama salon tamamen doluydu. Sadece beş dakika gecikmeyle Cohen ve grubu sahneye çıktığında, kendi adıma unutulmayacak bir anın bilincinde olarak, daha fazla şeyi ‘kaydedebilmek’ için beyhude zorluyordum belleğimi. Nelerin orada kalacağına ben karar veremeyecektim.
‘Dance Me to the End of Love’, ilk şarkıydı. O ses, canlı olarak tam karşımızdan -biraz uzaktan- duyulmaktaydı. Kalabalık grubu, şapkası, koyu renkli takımı, hafif kambur duruşu, alçakgönüllülüğü ve dev ekrandan görebildiğim kadarıyla ışıltılı yüzüyle Bay Leonard Cohen sahnedeydi. Ne olduğunu bile anlayamadan şarkı bitti ve hemen ‘The Future’ başladı. Ozan o kadar ağır konuşuyordu ki: “Batı’nın eski şifresi çözülecek ve özel hayatın aniden infilak edecek... Geleceği gördüm, kardeşim: Gelecek cinayet.” Sonrasında, “aşka bir çare olmadığını” da canlı olarak duyabilmek mümkün oldu. Ozanın ‘sahnesi’ne de tanık olmaya başlamıştık. Diz çöktü, eğildi, büküldü; saksofon soloda ise şapkasını çıkardı ve kalbinin üstüne koydu; müzisyeninin yanına gitti, onu solo bitene kadar dinledi ve içtenlikle selamladı sonrasında. Bu jest, konser boyunca her solo performans sonrasında tekrarlanacaktı.
Yunan adası Hydra’da yazdığı birçok şarkıdan biri olan ‘Bird on the Wire’ başladığında salondakiler kendi karanlıklarının sıcak kucağındaydılar artık. Oysa şiirde “Yalnızım her zaman / Yüreğim buz gibi” diyordu ozan. ‘Everybody Knows’, ‘In My Secret Life’ ve ‘Who By Fire’ ard arda geldiler. Sonuncunun girişindeki flamenko gitara arp ve buzuki de eklendi. ‘Secret Life’ı ise vokalist Sharon Robinson söyledi. Yedinci şarkının sonunda, “14 yıl önce buradaydım” dedi Cohen. “O zamanlar ancak 60’ındaydım. Çılgın bir düş gören çocuk gibi... Sonra çok Prozac aldım ve inanmaya çalıştım.” Seyirci uğuldadı, gözler belki biraz daha kısıldı. ‘Heart With No Companion’ ve ‘Hey, That’s No Way to Say Goodbye’ın ardından ‘Anthem’ ile tam üç saat on dakika sürecek gecenin ilk bölümü kapandı: “Her şeyde bir çatlak vardır, ki ışık da oradan girer içeri.”
Şanslıydık. Menajeri tarafından dolandırılması yüzünden, uzun bir aradan sonra Litvanya kökenli Kanadalı yaşlı Yahudi Leonard yine uzun bir turnedeydi. En sevilen şarkılarından ‘Tower of Song’ ile başladı gecenin ikinci yarısı. On dakikalık arada, yaş ortalamasının sandığımdan da yüksek olduğunu gördüm. Ara biterken ön sıralara gidip bekleştik ve ikinci sırada boşalan birkaç yer dolmayınca, Leonard Cohen’i çok yakından görme şansına da sahip olacağımız kesinleşti. ‘Suzanne’ başlayınca kalabalık yine uğuldadı ve sayısız “teşekkür” duyuldu. Artık Cohen’in ‘kalan her şeyi’ çalacağından herkes emindi. ‘Gypsy Wife’, ‘The Partisan’ ve ‘Boogie Street’ sıralandılar. Üç kadın; iki kızkardeş ‘melek’ ve Sharon Robinson vokalist olarak sahnenin sağındaydılar. İki defa takdim edildiler; özellikle Robinson’ı selamlarken Cohen’in ses tonunda minnet duygusu hissedilebiliyordu. Gitaristine de “Master of Arpeggio” diye seslendi. Bunlar, övgülerinden pek azıydı. ‘Hallelujah’ başladığında artık herkes ayaktaydı ve topluca söylenen şarkı, gecenin tamamının zaten bir ayin olduğu duygusunu yerleştirdi içimize. Sonrasında, “Bu benim A.B.D.’ye aşk mektubum”, dedi Cohen ve ‘Democracy’yi söyledi. ‘I’m Your Man’de yine eğilip büküldü. Diz çöktü ve zaten alnının çoğunu kapayan şapkasını iyice indirdi. Ama mutlu görünüyordu. Tüm sahiplenişiyle ve içtenliğiyle söylüyordu şarkılarını.
‘Take This Waltz’ da bittiğinde veda zamanı gelmiş gibiydi görünüşte; ama herkes tekrar sahneye döneceklerinden emindi. ‘First We Take Manhattan’ı duymayı çok istiyordum şahsen: Frankfurt am Mainhattan. ‘Famous Blue Raincoat’ ise çok zor diyordum içimden... Bis, dünyanın en güzel ayrılık şarkılarından ‘So Long Marianne’ ile başladı, ‘Manhattan’ ile devam etti ve ‘Raincoat’ ile bitti. “Sincerely, L. Cohen...” ve ortalık masmaviydi.
Nezaketle defalarca takdim ettiği, kalbine koyduğu şapkasıyla durup selamladığı muhteşem ekibiyle Cohen, toplamda dördüncü kez sahneye geldiğinde, çalınacak herhangi bir nota, duyulacak herhangi bir dize bile tatmin duygusunu doruğa çıkartacaktı. Ozan, ‘If It Be Your Will’i müziksiz olarak okudu, sonra da kadın melekler şarkıyı söylediler. Artık gece bitmiş olmalıydı ki ‘Closing Time’ başladı. Bu neşeli şarkıyla kapanış vakti gelmişti.
Hayır gelmemişti. Yoğun alkıştan sonra yine geri geldiler ve ‘I Tried to Leave You’ başladı. Herkes gülümsedi bunun üzerine; incelikten ve mutluluktan gülümsedi. Büyük ozan bizi bırakamıyordu ve sahne önü bile, Alman disiplinine rağmen dolmuştu.
Son şarkı ise ‘I Tried to Leave You’ değil, ‘Whither Thou Goest’di. Gidiyordu Cohen, belki bir daha asla görüşememek üzere. “I Hope You’re Satisfied” diye başladı son sözüne. “Orada gülümsememiz için çabalayan birisi” vardı ve elbette ki herkes fazlasıyla tatmin olmuş, her şeyi unutmuştu. “Yıllardır varlığınızla bana destek veriniz. Şarkılarımı dinlediniz, sevdiniz. Bu bir ozanın başına gelebilecek en iyi şey. Hava soğuk. Sakın üşütmeyin, annenizin sözünü dinleyin, Volkswagen kadar mutlu olun. Tanrı sizi korusun” diyerek ve yan yan zıplayarak sahneden çıktı Leonard Cohen. Bir yandan da şapkasını tutuyordu.
Hep birlikte Commerzbank gökdeleninden daha da yukarıdaydık ve içimiz sıcaktı.
Saturday, November 8, 2008
Literature & Music Conference: November 7th, 2008, İstanbul University Conference Hall: Plenary Speech
Monday, October 13, 2008
Vampir Uyandırılıyor
Nosferatu, bilindiği gibi, korku sinemasının en önemli klasiklerinden bir tanesi. Önemli, çünkü 1921 gibi çok erken bir tarihte çekilmiş ve bugüne dek korku sinemasını derinden etkilemeye devam etmiş. İlk vampir filmi olan Nosferatu öte yandan bir edebiyat uyarlaması. Bram Stoker’ın 1897 tarihli romanı Dracula, 1921’de ekspresyonist Alman yönetmen Friedrich Wilhelm Murnau tarafından sinemaya uyarlanmış, ancak telif hakları ödenmediğinden, büyük ilgi görmesine rağmen film imha edilmiş, ama sonradan bir kopyası bulunarak -neyse ki- yeniden dolaşıma girmiş. Sonraki yıllar boyunca da Nosferatu tekrar tekrar, farklı yönetmenler ve oyuncularla çekilmiş ve ‘müziklendirilmiş’.Alt başlığı ‘Bir Dehşet Senfonisi’ olan Nosferatu sessiz, siyah-beyaz ve 94 dakika uzunluğunda bir film ve bu filme 13 Ekim tarihinde İstanbul’da canlı olarak müzik yapılacak. Efsanevi Alman krautrock grubu Faust, bu tarihte, beyaz perdede Nosferatu filmi gösterilirken sahnede müzik çalacak. Aslında Faust’un bunu daha önce yapmışlığı var. 1998 yılında çıkardığı Faust Wakes Nosferatu’da vampir zaten uyandırılmıştı. Şimdi bu albüm bütünüyle canlı olarak tekrar çalınacak ve Nosferatu yine korku salacak.
Başta Faust olmak üzere Amon Düül, Can ve Kraftwerk gibi Alman toplulukların yarattığı ve sürüklediği krautrock türü 1960’ların sonlarından itibaren büyük ilgi görüyor ve birçok genç grubu etkiliyor. Kraut sözcüğünün Almancada bitki, lahana ya da tütün gibi farklı anlamları var; Faust ise Goethe’nin ünlü eseri olmasının yanı sıra yumruk anlamına geliyor. Faust efsanesi ise 1971’de Hamburg yakınlarındaki Wümme’de, elden geçirilerek stüdyoya dönüştürülen eski bir okul binasında başlıyor. Gazeteci ve prodüktör Uwe Nettelbeck’in kurduğu grup, doğaçlamaya dayanan özgür rock yapmak üzere toplanıyor ve kısa sürede ilgi görüyor. Krautrock üzerine bir kitabı olan müzisyen Julian Cope, burada Faust’un müziği için ‘sanki paralel bir evrenden geliyordu, ama çok eski bir radyodan duyuluyor gibiydi,’ diye yazıyordu.
Devrimci ve Endüstriyel
Faust, yaptığı ilk basın açıklamasında ‘Mayıs 1968’ın ruhuna bağlıyız’ diye konuşuyordu. Endüstriyel müziğin öncülerinden de sayılan grup, sahnede yalnızca müzik aletleri kullanmadı; demir testeresi, balyoz, çekiç, çimento mikseri gibi aletlerin çıkardığı seslerden de yararlandı, televizyonları parçaladı, hatta dinamit de patlattı. Tabii grubun bu tür eylemlerdeki amacı ‘şov yapmak’ değildi. Nedenleri sorgulanacak olursa, başkaldırının ve devrimin gerçekleşmesinde yıkımın önemli olduğunun vurgulanması gerekir.
‘Sanat teröristi’ Faust 1975’te ortalıktan kayboldu ama -yine neyse ki- 1990’da tekrar ortaya çıktı ve albümler yayımlamayı sürdürdü. 1998 yılında grup Faust Wakes Nosferatu ismiyle çıkardığı albümde Murnau’nun filmi için müzik yaptı. 70’lerde yaptığı albümler kadar başarılı bulunmasa da, ambient ve minimalist yaklaşımlardan gürültülü, kakofonik rock’a uzanan bu albümün, grubun kariyerinde özel bir yeri var. Üstelik Nosferatu’nun çekildiği Wismar şehri Almanya’nın kuzey sahilinde ve Hamburg’dan sadece 120 kilometre uzakta. Öyle görünüyor ki Faust grubunun, vampir Nosferatu’nun ruhunu koklamak için çok yol yapması gerekmemiş.
Türk-Alman Kültür Esintileri çerçevesinde vampir Nosferatu, İstanbul’da 13 Ekim 2008 gecesinde garajistanbul’da uyandırılacak. Bir gözünüz açık olsun…
Tuesday, September 16, 2008
Kafa Yapıcı İzmir Havası
Ünlü Yunan şair Yorgo Seferis, İzmir doğumluydu. Yüzyılın tam başında, 1900 yılında doğmuştu. 1922’de Yunanlıların İzmir’den bozguna uğrayarak ayrılmaları ve evinin bir anda ‘öteki’ kıyıda kalması genç şairi çok etkileyecek, şair ancak 28 yıl sonra tekrar memleketinde, İzmir’de olabilecekti. “Cumartesi, 1 Temmuz 1950. Hava kararırken yaklaşıyoruz İzmir’e. Bu meltem, kırların bu görünüşü ve bitkilerin kokusu: hepsi böylesine bildik.”Çok özel, ama hüzünlü bir buluşma...Kırıka’nın yeni ve ilk albümü “Kaba Saz”da, Seferis’in yıllar sürmüş olan hasretine tercüman olabilecek bir şarkı var. ‘Sonbahar’da İzmir’e Özlem’de, şair Mustafa Kamil Gök “Titretiyor içimi yıllar var ki özlemin / Rüyalarımı süsler mavi gözlü körfezin / Çiğdemlidir dağların / Mor sümbüllü bağların” diye sesleniyor bu şarkıda.
Kırıka, benim ismini iki-üç yıl önce Karaburun Şenliği’nde duyduğum bir topluluk ama geçmişleri bu kadar kısa değil. İstanbul Blues Kumpanyası’ndan da hatırlanabilecek müzisyen Salih Nazım Peker’in öncülüğündeki Kırıka (feat. Sarp Keskiner) ilk albümünü kısa süre önce çıkardı. “Kaba Saz” albümünde bas gitarı Hasan Devrim Kınlı, davulu Replikas ve başka projeleriyle tanınan Orçun Baştürk, trombon ve neyi ise Murat Ferhat Yegül çalıyor. Katkıda bulunan müzisyenlerin sayısı da az değil.
Kırıka, kısaca İzmir havaları çalıyor ve bunu büyük bir keyif ve samimiyetle yapıyor. Aralarda Batı müziğinin de iyi özümsendiğini gösteren dokunuşlar, yürüyüşler ve melodiler var. Bazen folk, bazen rock, bazen de caz duyuluyor albümde; ama esas olarak “of”lu, “aman”lı, nefesli, efeli İzmir havaları... Belki biraz uzun bir alıntı olacak ama Salih Nazım, yaptıkları müzik hakkında şunları söylüyor: “Esin kaynaklarımız, 19. yüzyılda ortaya çıkan ve 20. yüzyılın ortalarına dek yaşayan Osmanlı popüler şehir musikisidir. Biz buna şehirli halk müziği de diyebiliriz. Meyhane şarkıları, eğlenceli fasıllar, karagöz müzikleri ve şehir türküleri... Form olarak da çiftetelli, karşılama, sirto, kasap havası... Hatta geç Osmanlı döneminin kanto macerasını da düşünürsek tango ve vals de eklenebilir. İşte bu noktada Osmanlı popüler şehir musikisinin bir devamı olarak başlayan, ama daha sonra kendi özgün yolunda oldukça derinleşmiş bir müzik tarzı olarak Yunanistan’ın rebetiko-laiko şarkı geleneği bize yol gösterici olmuştur. Komşumuz Yunanistan’da zeibekiko adıyla anılan zeybek, bizde olduğunun aksine sadece folklora hapsedilmemiş, popüler şarkıların da modern bir formu olarak kullanılmış ve modern hayatta tekrar tedavüle girmiştir.”
Salih Nazım’ın vokal yapıp, bağlama, cura, elektro saz, cümbüş, lavta, ve buzuki çaldığı albümü ‘Dokumacı Örümcek’ şarkısı harekete geçiriyor. Rock arpejlerini anımsatan girişiyle ‘Kaba Saz’ bittiğinde, hele bir de kalbinizin bir köşesinde İzmir varsa, içiniz ışıldayacaktır. Rembetiko’ya yakın ‘Dert Gemisi,’ acılı ‘İspirtocu Saim’, sarhoş ‘Bir Sır Var Gülüşünde’; hepsi keyifli, sıcak besteler. Tanburi Cemil Bey’in ‘Rast Zeybek’inin yanı sıra albümde trombonlu ve hüzünlü bir tango da var: ‘Yıllar Geçti.’
Doğduğu şehirden koparılmak İzmirli şair Seferis’in sanatını hayatı boyunca etkilediği âşikar: “Sazlar ve kamışlar olan o öteki kıyıda, / Kumsallarında, susamış kürekçiler için / Su bulunan adalar.” Seferis hayatta olsaydı, Kırıka’nın müziğiyle bir an için özlemini dindirebilirdi belki.
Subscribe to:
Posts (Atom)
